Ecell-i Zâtıdır A‘lâ Muhammed Mustafâ Sensin
Sensin redifli na‘t, Muhammed'i güzelliğin mumu, peygamberlerin şahı ve sonsuz şefaatçi olarak över; dördüncü beyitte övgü, gören ile görüleni tek varlıkta birleştiren en uç ifadeye varır.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Ecell-i zâtıdır a‘lâ Muhammed Mustafâ sensin
Tecellî pâkidir hâlâ dîdârı ol rızâ sensin
1En yüce zât Muhammed Mustafâ sensin;
2tecellisi arıdır; şimdi görünen yüz ve rıza sensin.
- 2
Cemâliñ şem‘idir devrân kamer şems oldurur pervân
Melâik ins ü cinn hayrân o sensin
1Devran, güzelliğinin mumudur; ay ile güneşi pervane eder;
2melekler, insanlar ve cinler hayrandır; peygamberlerin hükümdarı sensin.
Beyit bir mum sahnesi kurar ve ölçekleri altüst eder: devran mum, ay ile güneş onun çevresinde dönen pervanedir. Işık kaynağı gökte değil, övülen kişinin yüzündedir. İkinci dize hayranlığı melek, insan ve cin olmak üzere bütün varlık sınıflarına yayar.
- 3
Bize zâtıñ hidâyetdir iren hüsnüñe devletdir
Görenler bunda hayretdir sensin
1Zâtın bize yol gösterir; güzelliğine erişmek saadettir;
2görenler burada hayrete düşer; huzur bakışının yeri sensin.
Bu beyit üç ayrı karşılığı sıraya koyar: zât yol gösterir, güzelliğe erişmek saadettir, görmek hayret bırakır. “Bunda” sözü bu üçünün de öbür dünyaya ertelenmediğini söyler. Kapanıştaki “nazar-gâh” ise bakışın hem yöneldiği hem dinlendiği yerdir.
- 4
Görinen oldur ol gören Ehad'den bir nidâ kılan
Mekândan lâ-mekân olan bi-zâtihi Hudâ sensin
1Görünen de gören de odur; Ehad'den seslenen bir nida vardır;
2mekândan mekânsızlığa geçen, zâtıyla Tanrı sensin.
Beyit gören ile görüleni tek varlıkta birleştirir ve mekândan mekânsızlığa geçişi anlatır. Son dizedeki “bi-zâtihi Hudâ sensin”, tarihsel na‘t dilinin en uç övgüsüdür ve beyti vahdet söyleminin sınırına taşır.
- 5
Ezelden âhiri sensin bi-zâtıñ kânına kânsın
Şefâ‘at bahr-ı bârânsıñ -i bî-nihâ sensin
1Ezelden sona dek sensin; kendi zâtının kaynağına kaynaksın;
2şefaat yağmurunun denizisin; sonsuz şefaatçi sensin.
Zaman burada iki uçtan kapatılır: ezelden âhire kadar aynı muhatap durur. “Kânına kânsın” ifadesi kaynağı kendi içinde katlar; övülen kişi kendi kaynağının da kaynağıdır. Şefaat ise yağmurla deniz arasında ölçülür, yani hem yukarıdan iner hem sonu görünmez.
- 6
Hulûsî kemteriñ şâhım şefâ‘at kıl bize mâhım
Nişânı bî-nişân âhım cihâna pür-ziyâ sensin
1Şahım, aciz Hulûsî kulunum; bize şefaat et, ey ayım;
2işareti işaretsiz olan âhım gibi, dünyayı ışıkla dolduran sensin.
Makta önce kişiselleşir: şair kendini “kemter” sayar ve şahına seslenir. Ama dilek tekil değildir; şefaat kendisi için değil “bize” istenir. Son dizede kendi âhını “nişânı bî-nişân” diye tarif etmesi, iz bırakmayan bir iniltiyi dünyayı ışıkla dolduran kişinin karşısına koyar.
Metnin kaynağı
DEU-AVESIS.6ecdcb51-eb8e-4906-9609-1ecdf1ed3d9a:pdf448-printed435-n425. Baş neşrinde no. 425, basılı s. 435/PDF 448; 12 dize, basılı ölçü adı ve sonraki numaralı kayıtla tam sınır kaynak görüntüsünde doğrulanır. ezelden/erenler ve bi-zâtihi/bi-zâtihâ tanık farkları gövde dışıdır. “bi-zâtihi Hudâ sensin” dizisi kaynaktaki tarihsel biçimiyle korundu. AVESIS profilindeki CC BY bağlantısı dosya ekine komşudur; PDF içinde gömülü lisans yoktur.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.Bir hata mı var? Bildirin
Sırada ne var?
Ey güzel ‘aşk ‘âleminden seyrân olup da gelseñÖmer Hulûsî · Gazel→
Na‘t ilk beyitte hem adı hem redifi yerleştirir: övgünün bütün yüklemleri “sensin” ile doğrudan muhataba döner. “Hâlâ” sözü tecelliyi geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkarır; görünen yüz de ondan duyulan rıza da şimdiki zamandadır.