Ey cân ü dil seririne sultân yâ Hüseyn
Yirmi dokuz beytin hepsi “yâ Hüseyn” diye kapanıyor. Mersiye önce Hüseyin'i soyuyla ve güzelliğiyle övüyor, muharrem gelince gökleri, bulutları, denizleri ve çiçekleri yasa katıyor, katilleri anıp lanet ediyor; son beyitlerde ses alçalıp şairin kendi şefaat dileğine iniyor.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Ey cân ü dil seririne sultân yâ Hüseyn
Vey Kerbelâ’da şâh-ı yâ Hüseyn
1Ey can ile gönül tahtının sultanı yâ Hüseyin,
2ey Kerbelâ'da şehitlerin şahı yâ Hüseyin.
- 2
Çeşm ü çırâğ-ı âleme nûr-i cemâl-i Hak
Cân-ı cihâna rahmet-i Rahmân yâ Hüseyn
1Âlemin gözü ve çerağı, Hakk'ın cemalinin nuru;
2cihanın canına Rahmân'ın rahmeti yâ Hüseyin.
İkinci beyit yalnız ışık üzerinden konuşuyor: çeşm, çerâğ, nûr. Göz ile kandilin yan yana gelmesi Türkçedeki “gözümün nuru” deyimini Arapça tamlamayla yeniden kuruyor. İkinci dize o ışığı rahmete çevirip cihanın canına bağışlıyor; övgü kişisel bir sevgiden kozmik bir işleve geçmiş oluyor.
- 3
Rûşen yüzünde sûre-i Veşşemsi Vedduhâ
Şânında nâzil âyet-i Kur’ân yâ Hüseyn
1Aydınlık yüzünde Veşşems ve Veddûhâ sureleri var;
2şanına Kur'an ayeti indi yâ Hüseyin.
Yüz burada okunacak bir sayfaya dönüşüyor: Veşşems ve Veddûhâ, ikisi de güneşe ve kuşluk vaktine yemin eden surelerdir, yani ışık üzerine kurulu bir bölüm seçilmiş. İkinci dize övgüyü âyet mertebesine çıkarıyor. Bu beyit mersiyenin çerçevesini kuruyor: Hüseyin'in yüzü, kitabın okunduğu yerdir.
- 4
Hüsnün gülünde olmaya bir berg-i sebzce
Bâğ-ı behişt ü ravza-i yâ Hüseyn
1Güzelliğinin gülü yanında bir yeşil yaprak kadar bile olamaz
2cennet bağı ile Rıdvan ravzası yâ Hüseyin.
Karşılaştırma cennetin aleyhine kuruluyor: cennet bağı ile Rıdvan ravzası, o güzelliğin gülü yanında bir yaprak kadar bile değildir. “Berg-i sebz” aynı zamanda değersiz armağan anlamında kullanılan bir deyimin parçasıdır; beyit böylece cenneti mütevazı bir hediyeye indiriyor.
- 5
Hâl-i ruhin katında şehâ seng-i rîzedir
Dürr-i adenle lâ’l-i Bedahşân yâ Hüseyn
1Ey şah, yanağındaki benin yanında birer çakıl taşıdır
2Aden incisiyle Bedahşan lâli yâ Hüseyin.
Aynı ölçek oyunu bu kez cevherlerle sürüyor: Aden incisiyle Bedahşan lâli, yanaktaki benin yanında çakıl taşı sayılıyor. Klasik şiirde ben siyah bir noktadır ve değersiz görünür; beyit onu kıymetli taşların ölçüsü yaparak sıralamayı tersine çeviriyor.
- 6
Ceddin Resûl-i pâk atan Şâh Murtezâ
Ammin imâm-ı din Şeh-i merdân yâ Hüseyn
1Deden tertemiz Resul, baban Şah Murtazâ;
2amcan dinin imamı, erlerin şahı yâ Hüseyin.
Beyit soy zincirini sayıyor: dede Peygamber, baba Murtazâ. İkinci dizedeki sıfatlar — dinin imamı, erlerin şahı — gelenekte Ali'ye aittir, oysa dize “ammin”, yani amcan diyor. Kaynaktaki metin bu noktada açık değil; düzeltilmedi, olduğu gibi bırakıldı ve karşılık da birebir verildi.
- 7
Ey nûr-i çeşm-i Fâtıma mahbûb-i ins ü can
İnletti bizi mihnet-i devrân yâ Hüseyn
1Ey Fâtıma'nın gözünün nuru, insanın ve canın sevgilisi;
2devranın mihneti bizi inletti yâ Hüseyin.
Anne tarafı da anılınca soy tamamlanıyor: Fâtıma'nın gözünün nuru. İlk dize övgüyü sürdürürken ikinci dize ilk kez şimdiki zamana ve “biz”e dönüyor. Devranın mihneti inletir; mersiyenin övgü bölümü burada bitiyor, matem bölümü tam bu dizeyle başlıyor.
- 8
Mâh-ı muharrem erdi dem-i mâtem oldu âh
Oldu bu ayda gün gibi pinhân yâ Hüseyn
1Muharrem ayı geldi, matem demi oldu, ah;
2bu ayda güneş gibi gizlendin yâ Hüseyin.
Zaman burada takvime bağlanıyor: muharrem gelmiş, matem demi açılmıştır. İkinci dizedeki “gün gibi pinhân olmak” hem güneşin batmasıdır hem de gündüz gibi apaçık olan bir şeyin gizlenmesi. Ayın adının anıldığı bu beyitten sonra şiir bir tören metni gibi okunmaya başlar.
- 9
Kan ağladı felekte şafak şefkatinde âh
Ol dem ki ettiler seni kurbân yâ Hüseyn
1Gökte şafak, sana olan şefkatinden kan ağladı, ah;
2seni kurban ettikleri o an yâ Hüseyin.
Şafağın kızıllığı burada gökyüzünün kan ağlaması sayılıyor; bir tabiat olayı bir yas davranışına çevriliyor. İkinci dize sebebi söylüyor ve “kurbân” kelimesiyle Kerbelâ'yı bir kurban sahnesi olarak adlandırıyor. Bundan sonraki on beyit bu yası tabiatın bütününe yayacak.
- 10
Devr-i zamâne döndü vü âlem yıkıldı san
Tuttu cihânı nâle vü efgan yâ Hüseyn
1Zamanın devri döndü, âlem yıkıldı sanki;
2cihanı inilti ve feryat kapladı yâ Hüseyin.
Beyit ölçeği bir anda büyütüyor: devir dönmüş, âlem yıkılmıştır. Dizenin sonundaki “san” bu yıkımı bir benzetme olarak tutuyor, yani gerçekten yıkılmadı ama öyle görünüyor. İkinci dizede ses devreye giriyor; nâle ile efgan cihanı kaplayınca matem işitilir bir şey oluyor.
- 11
Mâtem donunu geydi bulutlar bölük bölük
Bâran gamınla koptu vü tûfân yâ Hüseyn
1Bulutlar bölük bölük matem giysisini giydi;
2gamınla yağmur ve tufan koptu yâ Hüseyin.
Bulutların bölük bölük matem donu giymesi, yas tutan kalabalıkların siyah giyip sıra sıra dizilmesini gökyüzüne taşıyor. İkinci dize gözyaşını yağmura, yağmuru tufana büyütüyor. Tabiatın yasa katılması bu mersiyenin en uzun bölümüdür ve buradan itibaren beyit beyit ilerler.
- 12
Gökler boyandı mâteme gün giydi kareler
Mahv oldu arada meh-i tâbân yâ Hüseyn
1Gökler mateme boyandı, güneş karalar giydi;
2parlayan ay da arada yok oldu yâ Hüseyin.
Renk bu beyitte tek başına anlam taşıyor: gökler mateme boyanıyor, güneş kara giyiyor. Üçüncü ışık kaynağı olan ay ise “arada” yok oluyor. Gökyüzünün üç ışığı sırayla söndürülünce yas bir duygu olmaktan çıkıp görünürlüğün ortadan kalkması olarak anlatılmış oluyor.
- 13
Yırttı yüzümü -i hasretle mihr-ü mâh
Ağladı yer ü gök sana yeksan yâ Hüseyn
1Güneş ile ay, hasret tırnağıyla yüzümü yırttı;
2yer ile gök birlikte sana ağladı yâ Hüseyin.
Yas tutanın yüzünü tırnakla yırtması eski bir matem davranışıdır; beyit onu güneşe ve aya yaptırıyor. “Nâhûn-i hasret” tamlaması hasreti bir tırnağa çevirerek soyutu alete dönüştürüyor. Kaynakta “yüzümü” yazıyor; beklenen okuma “yüzünü” olsa da metne dokunulmadı.
- 14
Çerhin büküldü beli vü sındı sitâresi
saçıldı yere çü bârân yâ Hüseyn
1Feleğin beli büküldü, yıldızı kırıldı;
2yıldızlar yağmur gibi yere saçıldı yâ Hüseyin.
Felek burada yaşlı bir insan gibi: beli bükülmüş, yıldızı kırılmıştır. “Sitâre” hem gökteki yıldız hem talih demektir, bu yüzden kırılan şey aynı anda hem cisim hem baht oluyor. İkinci dize yıldızları yağmur gibi yere döküp önceki beytin tufanına bağlanıyor.
- 15
Deryâlar acıdı sana akar sular dahi
Taşlar alub döğündü firâvân yâ Hüseyn
1Denizler sana acıdı, akan sular da;
2taşlar alıp bol bol dövündü yâ Hüseyin.
Yas şimdi sulara ve taşlara geçiyor. Denizlerin acıması, tuzlu suyun tadını bir duyguya bağlıyor. “Taşlar alub döğündü” ifadesi yas tutanın göğsünü dövmesini taşlara yaptırıyor; en katı, en cansız şey bile matem meclisine katılmış oluyor.
- 16
Kanlar döküb figan ile her kişi der ki âh
Kani ne oldu sevgili cânân yâ Hüseyn
1Herkes kanlar döküp feryatla “ah” der:
2hani, ne oldu sevgili cânân yâ Hüseyin?
Tabiat bölümü kapanıyor ve insan sesi geri geliyor: herkes kan döküp feryat ediyor. İkinci dize bir soru soruyor — hani, ne oldu? Bu “kani” sorusu mersiyelerde yokluğu duyurmanın klasik yoludur; cevap beklenmez, yokluğun kendisi cevaptır.
- 17
Gül gibi çehre kana boyandı firâk ile
Çâk etse tân mı gonca girîbân yâ Hüseyn
1Gül gibi yüz, ayrılıkla kana boyandı;
2gonca yakasını yırtsa ayıplanır mı yâ Hüseyin?
Gül gibi yüzün kana boyanması, kırmızıyla kanı aynı renkte buluşturuyor. İkinci dize goncanın yakasını yırtmasını mazur gösteriyor: gonca zaten açılırken yarılır ve bu yarılma, yas kıyafeti yırtmaya benzetiliyor. “Tân” ayıplamak demektir; soru bir savunma cümlesi kuruyor.
- 18
Sünbül saçını çözdü vü gül gitti kendiden
Süsen elinde hancer-i yâ Hüseyn
1Sümbül saçını çözdü, gül kendinden geçti;
2süsenin elinde keskin bir hançer var yâ Hüseyin.
Bahçe yas meclisine dönüşüyor ve her çiçek bir rol alıyor: sümbül saçını çözer, gül bayılır, süsen hançer tutar. Süsenin uzun ve keskin yaprağı klasik şiirde bıçağa benzetilir; burada o bıçak, saç çözen kadın yas tutanların yanında bir matem aletine dönüşüyor.
- 19
İder zebân-ı hâl ile kim kangı yerdedir
Şimr-i lâîn ü nekbet-i Mervân yâ Hüseyn
1Hâl diliyle sorar: nerededir
2o lânetli Şimr ile uğursuz Mervân yâ Hüseyin?
Hâl dili, konuşmayan bir varlığın kendi durumuyla anlatmasıdır; burada yas tutan tabiat, katilleri soruyor. İki ad anılıyor: Hüseyin'in şehit edilmesinde adı geçen Şimr ve Emevî halifesi Mervân. Soru biçimi, ad anmayı bir suçlamadan çok bir arayışa çeviriyor.
- 20
Âl-i Resûl’e kangı yüzü kare böyleder
Olsun Yezîd’e lâ’net-i Yezdân yâ Hüseyn
1Resul'ün soyuna hangi yüzü kara böyle eder?
2Yezîd'e Tanrı'nın laneti olsun yâ Hüseyin.
Arayış burada doğrudan lanete dönüşüyor. İlk dize bir soru: Peygamber soyuna böyle davranacak yüzü kara kimdir? İkinci dize adı koyup laneti Tanrı'ya havale ediyor. Kaynakta “böyleder” için “böyle eder” okunuşunu öneren bir dipnot düşülmüş; dipnot metne alınmadı.
- 21
Her kim seni vü âlini can gibi sevmese
İtten beterdir ol nice insân yâ Hüseyn
1Kim seni ve soyunu can gibi sevmezse
2o, itten beterdir; nasıl insan olur yâ Hüseyin?
Lanet bir ölçüte dönüşüyor: Hüseyin'i ve soyunu can gibi sevmeyen kişi insan sayılmıyor. Karşılaştırmanın sertliği mersiyenin ortasında bir sınır çiziyor. “Nice insân” kalıbı hem “nasıl insan” hem “ne biçim insan” diye okunabilir; iki okuma da aynı hükmü veriyor.
- 22
Bezm-i gamında âteş-i hasretle yanmayan
Olsun hemîşe ney gibi nâlân yâ Hüseyn
1Senin gam meclisinde hasret ateşiyle yanmayan,
2hep ney gibi inleyip dursun yâ Hüseyin.
Ölçüt bir beyit daha sürüyor ama ceza değişiyor: yanmayan kişi ney gibi inlesin. Ney kamışlıktan koparıldığı için inler, bu yüzden cezanın kendisi bir ayrılık sesidir. “Bezm” kelimesi de matemi bir meclis olarak adlandırıyor; yas burada toplu bir oturma düzenidir.
- 23
Derdâ ki tâs-ı çerh-i felek hânedânına
Gâhî içirdi zehr gibi kan yâ Hüseyn
1Ne yazık ki felek çarkının tası, senin hanedanına
2zaman zaman zehir gibi kan içirdi yâ Hüseyin.
Felek burada saki gibi davranıyor: elindeki tas, hanedana içki yerine kan sunuyor. Meclis mecazı bir önceki beyitten devralınıp tersine çevrilmiş: bezm var ama içilen zehirdir. “Gâhî” kelimesi bunun bir kez değil, tekrar tekrar olduğunu söylüyor.
- 24
Sen deşt-i Kerbelâ’da susuz bunda âh ü vâh
Yere mi geçti çeşme-i hayvân yâ Hüseyn
1Sen Kerbelâ çölünde susuzsun, burada ah u vah;
2ölümsüzlük çeşmesi yere mi geçti yâ Hüseyin?
Beyit iki yeri karşı karşıya koyuyor: orada susuz bir çöl, burada ah u vah eden bir meclis. Kerbelâ'da suyun kesilmesi mersiyelerin değişmez konusudur. İkinci dizedeki soru, ölümsüzlük çeşmesinin yere geçip geçmediğini sorarak susuzluğu kozmik bir kayba çeviriyor.
- 25
Dervîşim âstânına yüz süregelmişim
Şâh-ı keremsin eylegil ihsân yâ Hüseyn
1Dervişim, eşiğine yüz süregelmişim;
2kerem şahısın, ihsan eyle yâ Hüseyin.
Mersiyenin niyaz bölümü başlıyor ve ses ilk kez tekil, alçak bir sese dönüyor: dervişim, eşiğine yüz süregelmişim. “Süregelmişim” fiili bunun bir kerelik değil, sürekli bir alışkanlık olduğunu söylüyor. İkinci dize karşılığında ihsan istiyor; gerekçe de o kapının kendisidir.
- 26
Mahşer gününde el benim etek senin şehâ
Komagıl anda teşne vü üryân yâ Hüseyn
1Ey şah, mahşer gününde el benim, etek senin;
2orada beni susuz ve çıplak bırakma yâ Hüseyin.
Mahşer sahnesi bir el hareketiyle kuruluyor: el benim, etek senin. Bu deyim şefaat dilemenin kısaltılmış hâlidir. İkinci dizede istenen şey Kerbelâ'da eksik kalan iki şeyin giderilmesi: su ve elbise. Şair, orada yaşananın kendi başına gelmemesini istiyor.
- 27
Kandır şerâb-ı kevsere Sâfî kulunu sen
Geydir libâs-ı hulle-i yâ Hüseyn
1Kulun Sâfî'yi kevser şarabına kandır;
2ona Rıdvan cennetinin hulle elbisesini giydir yâ Hüseyin.
Niyaz burada mahlasla birleşiyor ve iki dilek de içmekle giymek üzerine kuruluyor: kevser şarabı ve cennet hullesi. İkisi de bir önceki beyitte anılan eksiğin karşılığıdır; susuz kalana su, üryan kalana elbise. Şair adını “kulunu” diyerek anıp dileği bir kulluk sözleşmesine bağlıyor.
- 28
Rahmet seni sevüb yoluna can verenlerin
Olsun hemîşe hil’ati elvân yâ Hüseyn
1Rahmet, seni sevip yoluna can verenlerin üstüne olsun;
2hil'atleri hep renk renk olsun yâ Hüseyin.
Dilek son iki beyitte şairden başkalarına geçiyor: yoluna can verenlere. Hil'at bir hükümdarın bağışladığı şeref kaftanıdır ve renk renk olması mertebeyi anlatır. Şehitlik böylece bir kayıp değil, giydirilen bir ödül olarak kapanışa hazırlanıyor.
- 29
Olsun sana vü âline Rûhülemin müdâm
Kerrûbiyanla hemd ü senâhân yâ Hüseyn
1Rûhülemîn, sana ve soyuna daima
2kerrûbî meleklerle birlikte hamd ve sena okusun yâ Hüseyin.
Mersiye en yüksek makamda kapanıyor: Rûhülemîn, yani Cebrail, arşı taşıyan kerrûbî meleklerle birlikte Hüseyin'e ve soyuna hamd okuyacak. “Müdâm” kelimesi bu övgüyü süresiz kılıyor. Yeryüzünde yirmi dokuz beyit boyunca tutulan yas, son beyitte melekler katına devredilmiş oluyor.
Metnin kaynağı
Türkçe Vikikaynak'taki 144625 numaralı sürüm esas alındı. Kaynakta ayrı bir başlık yok, ilk dize başlık yapıldı; gövdenin başındaki sıra numarası (“―1―”) ve Ergun'un tanıtım düzyazısı alınmadı, geriye elli sekiz dize, yani yirmi dokuz beyit kaldı. Sayfanın sonundaki nüsha dipnotu (“Böyle eder yerine”) da metne alınmadı; dipnot yirminci beyitteki “böyleder” için düşülmüş. On üçüncü beyitte “Yırttı yüzümü” yazıyor, beklenen okuma “yüzünü” olsa da düzeltilmedi. Eski yazımlar korundu: “geydi”, “sındı”, “kangı”, “döküb”, “alub”, “sevüb”, “eylegil”, “komagıl”, “çü”. Ölçü baştan sona muzâri (Mef'ûlü · Fâilâtü · Mefâîlü · Fâilün); atıf vâvının uzun okunduğu ve izafet kesresinde imâle gereken dizeler var, kalıp değişmiyor.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Mersiye iki hitapla açılıyor ve ikisi de Hüseyin'i bir tahta oturtuyor: önce canla gönlün tahtına, sonra Kerbelâ'da şehitlerin şahlığına. Birinci taht içeride, ikincisi çölde kurulur; beyit övgüyle matemi daha ilk cümlede yan yana getiriyor. “Yâ Hüseyn” redifi buradan sonra yirmi dokuz kez dönecek.