Yâ İlâhî Bize Bildir Nicesidir Hallerimiz
Nefes bir bilgi iddiasıyla değil soruyla açılıyor: hâlimiz nedir, yolumuz nereye gidiyor. Sonraki beyitler cevabı bir yolculuk raporuna çeviriyor ve şiirin kendi sözünü kimsenin anlayamayacağı bir “sır sözü” olarak tanımlıyor.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Yâ İlâhî bize bildir nicesidir hallerimiz
Gözümüz görmez nicedir kande gider yollarımız
1Ey Allah'ım, hâlimizin nasıl olduğunu bize bildir;
2gözümüz görmüyor, yollarımız nereye gidiyor bilmiyoruz.
- 2
Aşkın deryâsın boylarız her şeyin aslın soylarız
Bir acep yerden söyleriz kimse bilmez kallerimiz
1Aşkın denizini boylarız, her şeyin aslını söyleriz;
2tuhaf bir yerden söyleriz, kimse sözlerimizi bilmez.
“Soylamak” eski Türkçede söylemek, deyiş okumak demektir ve bir sonraki dizedeki “söyleriz” ile yan yana durunca beyit bütün bir konuşma pratiğini tarif eder hâle geliyor. “Bir acep yer” konuşmanın kaynağını adlandırmayı reddediyor; kafiye kelimesi “kal” (söz) ise bu bilinmezliği şiirin ses düzenine bağlıyor.
- 3
Âdem-i Safî’ye erdik Mustafâ’nın sırrın bildik
Ali ile olduk sır sözüdür kallerimiz
1Safiyyullah olan Âdem'e ulaştık, Mustafâ'nın sırrını bildik;
2Ali ile can yoldaşı olduk, sözlerimiz sır sözüdür.
Üç ad bir silsile sırasıyla geliyor: Âdem (Safiyyullah, “Allah'ın seçtiği”), Muhammed (Mustafâ, “seçilmiş”) ve Ali. Fiiller de basamak basamak yükseliyor — ulaşmak, bilmek, hemdem olmak; “hemdem” kelimesi aslında aynı soluğu paylaşmak demek. Bir önceki beytin “kimse bilmez” dediği sözün sebebi burada veriliyor.
- 4
Âşık ol serden geçersin gelme meydana kaçarsın
Âb-ı hayvandır içersin akup gider sellerimiz
1Âşık ol da baştan geç; meydana gelme, kaçarsın;
2içeceğin âb-ı hayattır, sellerimiz akıp gider.
“Meydan” cemde ikrar verilen fiilî yerdir, “serden geçmek” de orada durmanın bedeli; beyit aynı nefeste hem meydan okuyor hem kaçışı önceden haber veriyor. İkinci dize karşılığı söylüyor: ölümsüzlük suyu, ve bekleyip durmayan bir akıntı.
- 5
Mahabbet cür’asın içtik akl u dil ü candan geçtik
Tevhid gülistânın açtık seyr et bizim dillerimiz
1Muhabbet yudumunu içtik; akıldan, gönülden, candan geçtik;
2tevhid gül bahçesini açtık, dillerimizi seyret.
“Cür'a” kadehin dibinde kalan son yudumdur; içilenin ölçüsü olarak bunu vermek, hemen ardından sayılan akıl-gönül-can feragatini oransız derecede büyük gösteriyor. Beytin içinde “dil” iki iş yapıyor: ilk dizede vazgeçilen gönül, ikinci dizede seyredilmesi istenen dil.
- 6
Benden benliğim çekildi gayrıdan gönül üzüldü
Dîvân-ı Hak’dan yazıldı bak göresin kallerimiz
1Benliğim benden çekildi, gönül başkasından koptu;
2sözlerimiz Hak divanından yazıldı, bak da gör.
Fenâ iki çekilmeyle anlatılıyor: benliğin kişiden, gönlün her şeyden. Ardından ortaya çıkan söz konuşanın dışında bir kaynağa bağlanıyor. “Dîvân” hem hüküm verilen mahkeme hem şiirlerin toplandığı defter demek; bu ikilik nefesin kendini yazdırılmış bir metin saymasını sağlıyor.
- 7
Bu menzile cinnî gelmez zîr-ehlullah dilin bilmez
Varlığından olmaz baka ildir illerimiz
1Bu konağa cin gelemez, aşağıdaki Allah ehlinin dilini bilmez;
2varlığından geçip yok olmaz; bizim illerimiz kalıcı ildir.
Şiir artık kendi zeminini koruyor ve giriş şartını dile bağlıyor: menzile giremeyenin eksiği güç değil, lisan. “Bakā” ile “fenâ” tasavvufun klasik çiftidir ve beyit ikisini sıralı sayıyor — varlıktan geçmeden kalıcılık yok. Kaynaktaki “zîr-ehlullah” dizgisi olduğu gibi bırakıldı.
- 8
Gizli yoldur kimse bilmez bu menzilde kimse ölmez
Hemîşe yoncadır solmaz güllerimiz
1Gizli yoldur, kimse bilmez; bu konakta kimse ölmez;
2hep yoncadır, solmaz; güllerimiz kırmızı güldür.
Ölümsüz menzil ilan edildikten sonra sunulan delil şaşırtıcı biçimde mütevazı ve bitkisel: önce hep yeşil kalan yonca, sonra kırmızı gül. “Verd-i ahmer” hem sevgilinin yanağının hem şehidin kanının klasik amblemidir; önüne sıradan yoncayı koymak iddiayı solmayan şeyler düzeyinde tutuyor.
- 9
Hüseynî canını nider yola yokluğ ile gider
Uşşakları efgan eder gulgul eder bülbülümüz
1Hüseynî canı ne yapsın, yola yoklukla gider;
2âşıklarını feryat ettirir, bülbülümüz şakır durur.
Mahlas beyti şiirin başındaki bilmezliğe geri dönüyor ama bu kez onu yol azığı sayıyor: “yokluğ” eksik olan değil, yanına alınan şey. Kapanış sesi de ikiye katlanıyor — uşşâkın efganı ve bülbülün gulgulü; sözlerini kimsenin bilmediğini tekrarlayan bir nefes, sonunda salt sese dönüşerek bitiyor.
Metnin kaynağı
Türkçe Vikikaynak'taki 144539 numaralı sürüm esas alındı; “―1―” sıra numarası alınmadı, on sekiz dize kaldı. Yedinci beytin ilk dizesindeki “zîr-ehlullah” dizgisi kaynakta böyle ve okunuşu güç; düzeltilmeden bırakıldı.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.Bir hata mı var? Bildirin
Sırada ne var?
Tavâf-ı haccın ey dilber sevâbı gerçi a’lâdır.Hüseynî · Gazel→
Nefes yukarıya sorulan bir soruyla başlıyor; ulaşmış olmayı ilan eden bir türde bu alışılmış bir açılış değil. Her dize sekizinci hecede ikiye ayrılıyor ve orada iç kafiye kuruluyor (bildir/nicedir), yani kulak dört kısa dize duyarken sayfa iki uzun dize gösteriyor. “Kande” şiirin yönünü daha ilk beyitte belirsiz bırakıyor.