Asımın Nesli
Mehmet Âkif Çanakkale cephesindeki küresel saldırıyı, modern savaş araçlarının yıkımını ve Mehmetçiğin imanla direnişini destansı bir dille anlatır. Şehidi tarihe, göğe ve anıta sığdıramaz; onun gerçek karşılığını Peygamber’in açtığı manevi kucakta bulur.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
1Şu Boğaz Savaşı nedir; dünyada bir eşi var mı?
2En yoğun orduların dördü beşi birden yükleniyor.
- 2
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
1Marmara'ya tepeden bir yol bulup geçmek için,
2kaç donanma küçücük bir kara parçasını kuşatmış.
Marmara'ya ulaşma hedefi ile ‘ufacık kara’ sözü yan yana getirilir. Çok sayıda donanmanın dar bir geçidi kuşatması, saldırganın teknik büyüklüğünü gösterirken savunulan toprağın küçüklüğü direnişin değerini artırır.
- 3
Ne hayâsızca ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle “Bu: Bir Avrupalı!”
1Ufukları kapatan bu ne utanmazca yığınaktır!
2Gösterdiği vahşetle ‘İşte bir Avrupalı!’ dedirtecek,
Ufku kapatan yığınak yalnız kalabalık değil, utanmazlık olarak adlandırılır. Avrupa kimliği kendi uygarlık iddiasıyla değil gösterdiği vahşetle tanınır; şair etik hükmünü düşmanın davranışından çıkarır.
- 4
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
1yırtıcı, duygusuz sırtlan sürüsü varsa,
2zindanı ya da kafesi açılmış da buraya gelmiş!
Sırtlan sürüsünün zindan ya da kafesten salınması, saldıranları bilinçli bir ordudan çok denetimsiz yırtıcılığa benzetir. His yoksunluğu, fiziksel saldırının yanında merhamet ve insanlık kaybını da vurgular.
- 5
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün ,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
1Eski Dünya, Yeni Dünya, insanlığın bütün halkları,
2kum gibi, tufan gibi, kıyamet kalabalığıyla kaynıyor.
Eski ve Yeni Dünya'nın bütün halkları kum, tufan ve mahşer benzetmeleriyle cephede toplanır. Üç imge sayı, hareket ve kıyamet duygusunu üst üste bindirerek Çanakkale'yi küresel bir sıkışma noktası yapar.
- 6
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
1Dünyanın yedi iklimi karşında duruyor;
2Avustralya'yla birlikte Kanada'yı da görüyorsun.
Yedi iklim söyleyişi dünyanın bütünü demektir; Avustralya ve Kanada adları bu soyut genişliği haritada görünür kılar. Savunmacı yalnız yakın komşuyla değil uzak kıtaların askerleriyle aynı anda karşı karşıyadır.
- 7
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
1Yüzler, diller ve ten renkleri birbirinden farklı;
2ortada tek ortak olay var: Vahşetleri birbirine denk.
Yüz, dil ve ten çeşitliliği ilk bakışta farklılık tablosudur, fakat ortak payda vahşet olur. Âkif burada kültürel ayrımları tek tek yadsımaz; hepsinin cephede eşitlenen saldırgan davranışını hükmün merkezine alır.
- 8
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
1Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilinmez bir bela...
2Bu rezil istila vebayı bile utandırır!
Hindu, yamyam ve belirsiz düşman sıralaması dönemin sert savaş dilini taşır; son dize istilayı vebadan bile utanç verici sayar. Hastalık benzetmesi, ordunun yayılışını bedeni ve toplumu bozan bir salgın gibi resmeder.
- 9
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl,
1Ah, o soylu yaratık diye sunulan yirminci yüzyıl yok mu?
2Ne kadar seçkin ürünü varsa gerçekten aşağılıktır.
Yirminci yüzyılın ‘soylu yaratık’ diye anılması açık bir ironidir. Çağın en gözde ürünlerinin aşağılık çıkması, teknolojik ve kültürel ilerleme iddiasıyla cephede görülen ahlaki çöküş arasındaki uçurumu açığa çıkarır.
- 10
Kustu Mehmedçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
1Aylarca Mehmetçiğin karşısında ne varsa kustu;
2karnındaki bütün sırları utanmadan ortaya döktü.
Yüzyılın Mehmetçiğin önünde aylarca kusması, modern savaşın bütün gizli araçlarını boşaltmasıdır. ‘Karnındaki sırlar’ teknoloji ve yıkım düzeneklerini bedenleştirir; utanmazlık bunları kullanma biçimine yöneltilir.
- 11
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
1Maskesi yırtılmasaydı o yüz hâlâ bize büyüleyici görünürdü.
2Medeniyet denen yüzsüz gerçek, utanmazdır.
Medeniyetin maskesi yırtılmadan önce çekici görünen yüz, savaşla gerçek niteliğini gösterir. Âkif'in ağır hakareti soyut uygarlığa değil, insani değer iddiasını yıkım araçlarıyla çürüten ikiyüzlü biçimine yönelir.
- 12
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
1Sonra o lanetlinin yıkıma memur araçları var;
2her biri bir ülkeyi harap edecek kadar korkunç.
Yıkıma memur araçların her birinin bir ülkeyi harap edebilmesi, savaş teknolojisini tek tek saymadan önce ölçeğini verir. İnsan üretimi güç, koruma ya da ilerleme yerine bütünüyle tahribe göre örgütlenmiştir.
- 13
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
1Bir yandan şimşekler ufukları parçalıyor;
2öte yandan depremler derinlikleri ayağa kaldırıyor.
Şimşek ve deprem benzetmeleri saldırıyı hem göğe hem yere yayar. Ufukların parçalanması ile derinliklerin kalkması, savaş alanında güvenli bir yön bırakmaz; tabiatın bütün katları aynı anda sarsılıyormuş gibi görünür.
- 14
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
1Bomba şimşekleri her siperin beynine inerken,
2o aslan asker göğsünün üstünde sönüp gidiyor.
Bomba şimşeği siperin beynine inerken aslan asker göğsünde söner. Teknik patlama ile canlı beden arasındaki karşıtlık, kahramanlığı övmenin yanında ölümün ani ve maddi ağırlığını da saklamadan gösterir.
- 15
Yerin altında cehennem gibi binlerce ;
Atılan her Iağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
1Yerin altında cehennem gibi binlerce lağım var;
2patlatılan her lağım yüzlerce insanı yakıyor.
Yeraltındaki lağımlar cehenneme benzetilir; her patlama yüzlerce insanı yakar. Savunmacının bastığı toprak bile görünmez tehditle doludur, böylece düşman yalnız karşıdan değil aşağıdan da ölüm üretir.
- 16
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
1Gökler ölüm indiriyor, yer ölü püskürtüyor;
2ne korkunç bir tipidir bu: İnsan enkazı savruluyor.
Göklerin ölüm indirmesi ve yerin ölü püskürtmesi savaşın dikey kuşatmasını tamamlar. İnsan ‘enkaz’ hâline gelir; bu kelime, bedenin canlı kişilikten kopup parçalanmış bir yıkıntı gibi savrulmasını anlatır.
- 17
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
1Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ve ayak,
2sırtlara ve vadilere sağanak gibi boşalıyor.
Beden parçalarının tek tek sayılması soyut kayıp istatistiğini reddeder. Sağanak benzetmesi parçalanmanın çokluğunu ve sürekliliğini büyütür; okur savaşın sonucunu adlandırılmış insan uzuvları üzerinden görmeye zorlanır.
- 18
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller
1Zırha bürünmüş o alçak eller,
2yıldırım yaylımları, tufanlar ve alev selleri saçıyor.
Zırha bürünmüş ellerin ‘alçak’ diye nitelenmesi teknik korunma ile ahlaki çıplaklığı karşılaştırır. Yıldırım, tufan ve alev imgeleri, saldırının doğal felaket kadar geniş fakat insan eliyle kurulmuş olduğunu vurgular.
- 19
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre .
1Sayısız uçak sürüler hâlinde gezerken,
2açık göğüslere durmadan yangın veriyor.
Uçakların sürü hâlinde dolaşması gökyüzünü yeni bir saldırı alanına çevirir. Aşağıdaki açık göğüsler savunmasız insan bedenini, yukarıdaki yangın ise makinenin uzak ve sürekli öldürme gücünü gösterir.
- 20
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
1Top ve tüfek atışından daha sık, gülle gibi mermiler yağıyor.
2Şu kahraman orduya bak: Bu tehdide gülüyor!
Mermilerin top ve tüfekten bile sık yağması tehdidin doygunluğunu kurar; buna karşı ordunun gülmesi korkusuzluk işaretidir. Gülüş, tehlikeyi inkâr etmez, önceki korkunç betimlemelerden sonra bilinçli meydan okumaya dönüşür.
- 21
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?
1Ne çelik tabya ister ne de düşmanından siner;
2göğsündeki kat kat iman kalesi alınabilir mi?
Çelik tabya istemeyen asker, dış savunma aracını göğsündeki kat kat imanla değiştirir. Kale sorusu beden ile inanç arasında yeni bir istihkâm kurar; düşmanın ele geçirmesi gereken yer artık toprak değil iç dirençtir.
- 22
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.
1Hangi güç onu, hâşâ, zorla boyun eğdirebilir?
2Çünkü o sağlam istihkâm ilahi bir kuruluştur.
Hiçbir kuvvetin askeri boyun eğdiremeyeceği düşüncesi ilahi kuruluş gerekçesine bağlanır. Sağlam istihkâm insan eliyle yapılmış bir duvar değil, Tanrı tarafından yerleştirildiğine inanılan manevi kararlılıktır.
- 23
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini edemez sun’-i beşer ;
1Sağlam mevkiler kuşatılır ve ele geçirilir;
2insan yapısı, insanın azmini durduramaz.
Müstahkem mevkiler düşebilir; insan yapısı savunma ve saldırı araçları birbirini aşabilir. Buna karşı insan azminin durdurulamaması, şiirin teknoloji üstünlüğüne verdiği temel cevaptır.
- 24
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.
1Bu göğüsler ise Tanrı'nın sonsuz sınırıdır;
2‘O benim eşsiz eserimdir, onu çiğnetme’ dedi.
Göğüslerin Tanrı'nın ebedi sınırı sayılması savunmayı kutsal bir emanete dönüştürür. ‘Benim eşsiz eserim’ sözü, askerin bedenini sıradan savaş malzemesi olmaktan çıkarıp korunması istenen ilahi sanat gibi yüceltir.
- 25
Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
1Asım’ın nesli diyordum ya; gerçekten büyük bir nesilmiş.
2İşte namusunu çiğnetmedi, bundan sonra da çiğnetmeyecek.
Asım'ın nesli hakkındaki önceki iddia cephede doğrulanır. Namusu çiğnetmeme fiilinin geçmiş ve gelecek zamanda tekrarı, kazanılmış direnişi tek olaya kapatmaz; neslin sürdürmesi gereken kalıcı bir karakter sayar.
- 26
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
1Şehit bedenlerine bir bak; dağlar ve taşlar dolu...
2O başlar yalnız rükûda eğilir, dünyada başka türlü eğilmez.
Dağ ve taşların şehit bedenleriyle dolması toprağın yüzeyini bir mezarlığa çevirir. Yalnız rükûda eğilen başlar, ölüm anında bile dünyevi güce boyun eğmeme fikrini ibadet hareketiyle açıklar.
- 27
Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
1Temiz alnından yaralanmış, uzanmış yatıyor;
2Bir hilal uğruna, ey Rabbim, ne güneşler batıyor!
Temiz alındaki yara şehidin yüzünü ve ölümünü aynı noktada birleştirir. Hilal uğruna batan güneşler benzetmesi, tek tek genç hayatları parlak gök cisimleri gibi gösterip kaybın büyüklüğünü milli simgeye bağlar.
- 28
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
1Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
2Ataların gökten inip o temiz alnı öpse buna değer.
Toprak için toprağa düşmek aynı kelimenin vatan ve ölüm anlamlarını üst üste getirir. Ataların gökten inip alnı öpmesi, bugünkü askerin geçmiş kuşakların onayına layık görüldüğünü anlatır.
- 29
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
1Ne büyüksün; kanın tevhid inancını kurtarıyor.
2Bedir'in aslanları ancak bu kadar şanlıydı.
Şehidin kanı tevhidi kurtaran güç diye yorumlanır; ölüm askeri başarının ötesinde inancın devamına bağlanır. Bedir savaşçılarının anılması Çanakkale askerini İslam tarihinin kurucu kahramanlık çizgisine yerleştirir.
- 30
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
1Sana dar gelmeyecek mezarı kim kazabilir?
2‘Gel seni tarihe gömelim’ desem, oraya da sığmazsın.
Şehide uygun mezar bulunamaması, bedenin değil hatıranın büyüklüğünü anlatır. Tarihe gömme önerisinin bile yetersiz kalması, kaydın ve anlatının bu fedakârlığı tam olarak içine alamayacağını söyler.
- 31
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder .
1Altüst ettiğin çağları anlatmaya o kitap da yetmez;
2seni ancak sonsuzluklar içine alabilir.
Altüst edilen çağlara kitabın yetmemesi, şehidin etkisini tek savaş döneminden çıkarır. Onu ancak sonsuzlukların içine alabilmesi, maddi mekân ve yazılı tarih sınırlarının aşılmasıdır.
- 32
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
1‘Bu senin mezar taşındır’ diyerek Kâbe'yi başına diksem,
2ruhumun vahyini duyup o taşa geçirsem,
Kâbe'nin mezar taşı yapılması düşünülebilecek en kutsal ve büyük anıtı çağırır. Ruhun vahyini taşa geçirmek, şairin içinden doğan sözü kalıcılaştırma arzusudur; yine de bu tasarımın yetersiz kalacağı baştan sezilir.
- 33
Sonra gök kubbeyi alsam da, nâmıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
1sonra gök kubbeyi bir örtü diye alıp,
2bütün gök cisimleriyle kanayan mezarına çeksem,
Gök kubbenin örtüye dönüşmesi mezarı bütün evrenle kapatma hayalidir. Kanayan lahit ile gök cisimlerinin yan yana gelmesi, yerdeki yaranın kozmik ölçekte paylaşılmasını ister.
- 34
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
1mor bulutlarla açık türbene bir tavan kursam,
2yedi kandilli Süreyya yıldızını oradan uzatsam,
Mor bulutlar türbenin tavanı, Süreyya yıldızı yedi kandilli ışığı olur. Şair geleneksel türbe mimarisini gökyüzü malzemeleriyle yeniden kurar; şehide insan yapısından daha geniş bir anıt arar.
- 35
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
1sen bu avizenin altında kanına bürünmüş yatarken,
2gece ay ışığını yanına getirsem,
Kanına bürünmüş bedenin üstündeki yıldız avizesine ay ışığı eklenir. Gecenin gök unsurları süs olmaktan çok nöbetçi hâline gelir; tabiat şehidin yanında beklemeye çağrılır.
- 36
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
1bir türbedar gibi sabaha kadar başında bekletsem,
2gündüz şafakla avizeni ışığa doyursam,
Ay ışığının türbedar gibi sabaha kadar beklemesi hizmet ve saygı görüntüsüdür. Şafakta avizenin ışıkla dolması, gece nöbetinin gündüzle kesilmediğini, hatıranın sürekli aydınlatıldığını düşündürür.
- 37
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
1akşamları dumanlı batı ufkunu yarana sarsam,
2yine de anına yaraşır bir şey yaptım diyemem.
Batı ufkunun dumanlı renkleri yaraya sargı yapılır; günün son ışığı bile şehidin bedenine hizmet eder. Bütün bu kozmik anıt tasarımına rağmen şair, hatıraya denk bir iş yaptığını söyleyemez.
- 38
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
1Sen son Haçlı ordusunun saldırısını kırarak,
2Doğu'nun en sevgili sultanı Selahaddin'i,
Son Haçlı saldırısının kırılması Çanakkale'yi uzun bir tarihsel çatışmanın devamı gibi okur. Selahaddin adı, savunmanın büyüklüğünü Haçlı ordularına karşı kazanılmış geçmiş zaferlerle karşılaştırır.
- 39
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
1Kılıç Arslan'ı bile yüceliğine hayran bıraktın.
2İslam'ı kuşatıp boğan bir yenilgi varken,
Kılıç Arslan'ın bile hayran kalması, askerin yüceliğini tarihî hükümdarların ölçüsüne taşır. İslam'ı boğan hüsran görüntüsü ise bu zaferden önceki kuşatılmışlık ve umutsuzluğu hatırlatır.
- 40
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
1o demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
2adın ruhunla birlikte gök cisimleri arasında dolaşıyor.
Demir çemberin göğüste kırılması, önceki iman kalesi imgesinin sonucudur. Adın ruhla birlikte göklerde dolaşması, bedensel ölümden sonra şöhretin değil manevi varlığın evrene yayıldığını söyler.
- 41
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
1Çağların içine gömülsen yine taşarsın; ne yazık ki,
2bu ufuklar sana yetmez, bu yönler seni içine alamaz.
Şehit çağlara gömülse bile taşar; zaman onu sınırlandıramaz. Ufukların ve yönlerin yetmemesi, şiir boyunca kurulan mezar ve anıt arayışını kesin bir imkânsızlık hükmüne bağlar.
- 42
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
1Ey şehit oğlu şehit, benden mezar isteme;
2Peygamber sana kucağını açmış bekliyor.
Son hitap şehidi hem atalarının fedakârlığına hem peygamberlik makamına bağlar. Dünyevi mezar istememesi istenir, çünkü şiirin bulabildiği gerçek karşılık taş ve tarih değil Peygamber'in açtığı manevi kucaktır.
Metnin kaynağı
Mehmet Âkif Ersoy kimliği sabit revizyon yazar alanı ve bağımsız kaynak denetimiyle bağlandı.
Atıf kanıtını aç ↗Türkçe Vikikaynak sabit oldid 141882; 42 birim/84 dize.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.Bir hata mı var? Bildirin
Sırada ne var?
Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır;Mehmet Âkif Ersoy · Manzum hikâye / uzun şiir→
Boğaz Savaşı'nın dünyada eşi olup olmadığı sorusu, anlatıyı daha ilk anda olağan savaş ölçüsünün dışına çıkarır. Bir cepheye birkaç büyük ordunun birlikte yüklenmesi, savunmanın karşısındaki sayısal orantısızlığı kurar.