Bakmaz oldu yüzüme ol yâre nettim ey sabâ
Şair sabah rüzgârına sevgilinin neden yüzüne bakmadığını sorar; aşk ateşini, gazaplı kaş yayını, sonsuz yarasını ve demirden katı sevgiliyi anlatır. Rakibin hilesi, düşmanın etkisi ve ters talih karşısında yalvarışı sonuçsuz kalır; harap gönül sarayının hesabını Allah’a bırakıp çaresiz Ömer’e ne yaptığını sevgilinin söylemesini ister.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Bakmaz oldu yüzüme ol yâre ey sabâ
Ol ey sabâ
1O sevgili artık yüzüme bakmaz oldu; ne yaptım ey sabah rüzgârı?
2O ay yüzlü, şeker dudaklıya ne yaptım ey sabah rüzgârı?
- 2
Aşkıle yandım yakıldım gel deyu
Lâle veş şîrin lebi güftâre ey sabâ
1‘Aşkıyla yandım yakıldım, gel merhamet et,’ dedim;
2lale gibi tatlı dudağı söze gelsin diye ne yaptım ey sabah rüzgârı?
Âşık kendi durumunu yanma fiillerini ikileyerek anlatır: “yandım yakıldım”. Sevgiliye “terahhum kıl” diye doğrudan merhamet çağrısı yapılır, fakat lale renkli tatlı dudak henüz “güftâr”a gelmemiştir. Rüzgâra sorulan suç, aslında sevgiliyi tek bir cevap vermeye razı etmek için ne yapıldığını araştırır.
- 3
Kaşları kurmuş kemânın pür gazabdır aresi
Zâri kıldım bî nihâyettir derûnum yâresi
1Kaşları yayını kurmuş, arası öfke doludur;
2çok uzun inledim, içimdeki yara sonsuzdur.
Kaşlar yayını kurmuş durumdadır; “pür gazabdır aresi” iki kaş arasına öfke yerleştirir. Bu hazır silah karşısında âşığın eylemi saldırı değil “zâri”, uzun iniltidir. “Bî nihâyet” hem feryadın uzamasını hem içerideki yaranın sonu bulunmamasını aynı tükenmezlik ölçüsünde birleştirir.
- 4
Yine şefkat etmedi ol
Evvel âhenden katı yekpâre ey sabâ
1Yine de o güzeller güzeli hiç şefkat göstermedi;
2baştan beri demirden katı, yekpare olana ne yaptım ey sabah rüzgârı?
Önceki iniltinin ardından sevgilinin yine “şefkat etmedi”ği kaydedilir; “dilrübâlar pâresi” onu gönül çelen güzellerin seçkin bir parçası sayar. Buna rağmen yapısı “âhenden katı” ve “yekpâre”dir. Demir benzetmesi merhametsizliği maddi sertliğe çevirir, yinelenen soru bu katılığın sebebini bulamaz.
- 5
Hiç değildir ol adû geçti beni cânânıma
Kim bilir ne dürlü âl etti benim sultânıma
1O düşman hiç sayılır; yine de beni sevgilimin gözünde geçti.
2Kim bilir sultanıma ne türlü hile yaptı?
Rakip “hiç değildir” diye değersizleştirilse de sonuçta konuşanı cânânın gözünde geçmiştir; küçümsenen kişi yarışta üstün görünür. İkinci dize bunun doğal bir değer farkıyla değil “âl”, yani hileyle gerçekleştiğini düşünür. “Kim bilir” kaydı kuşkuyu korur ve sultana yapılan düzenin biçimini kesinleştirmez.
- 6
Hak bilir kâr etti â’dâsı rakîbin cânıma
Fitne vü fücûr olan ağyâre ey sabâ
1Hak bilir, düşmanları ve rakibi canıma işledi;
2fitne ve kötülük dolu rakiplere ne yaptım ey sabah rüzgârı?
“Hak bilir” sözü rakiplerin konuşanın canında bıraktığı etkinin gerçek tanığını Allah yapar. “Â’dâ” ile “rakîb” düşman çevresini çoğaltır; onların niteliği “fitne vü fücûr”, karışıklık ve kötülüktür. Buna rağmen soru yine âşığın kendi eylemine döner: böylesi kişilere ne yaptığını anlayamaz.
- 7
Tâli’im yoğimiş ol böyle imiş
Kime kul olsam bana çektirir âhır bin emek
1Talihim yokmuş, feleğin tersi böyleymiş;
2kime kul olsam sonunda bana bin emek çektirir.
Konuşan başarısızlığın sebebini bu kez kişisel suçtan “tâli’” yokluğuna ve “aks-i felek”e taşır. Feleğin tersliği tek sevgiliyle sınırlı değildir: “kime kul olsam” genellemesi her bağlılığın sonunda bin emek çektirdiğini söyler. Hizmet ile karşılık arasındaki dengesizlik kader düzenine yayılır.
- 8
Şol kadar yalvarı gördüm eylerim minnet dilek
Geçmedi ol ruhleri gülzâre ey sabâ
1O kadar yalvardım; sürekli minnet edip dilekte bulundum,
2ama sözüm o gül yanaklıya geçmedi; ne yaptım ey sabah rüzgârı?
“Şol kadar yalvarı” uzun yakarış miktarını gösterir; minnet ve dilek, sevgilinin gönlünü yumuşatmak için ardı ardına kullanılır. Fakat “geçmedi” fiili sözün gül yanaklı sevgili üzerinde etkisiz kaldığını bildirir. Bu sonuç, rüzgâra tekrarlanan soruyu yalnız suç arayışı değil iletişim çıkmazı hâline getirir.
- 9
Yâ İlâhî sen bilirsin oldu dil kasrı harâb
Çektiğim aklâma gelmez eylesem bir bir hisâb
1Ey Allah’ım, sen bilirsin: gönül sarayı harap oldu;
2çektiklerimi bir bir saysam aklıma sığmaz.
“Yâ İlâhî” hitabıyla şiir rakipten ve saba rüzgârından Allah’a döner. “Dil kasrı” aşk acısıyla yıkılmış iç saraydır; onun harabı konuşanın bütün düzeninin bozulduğunu anlatır. Çekilenleri tek tek hesaplama düşüncesi bile akla sığmaz; acı hem sayı bakımından fazla hem hatırlama gücünü aşacak kadar ağırdır.
- 10
Sen dile getür o şâhı eylesin trah-ı cevâb
Söylesin bu ey sabâ
1Sen o şahı dile getir; ‘trah-ı cevâb’ yüzeyiyle bir cevap versin,
2bu çaresiz Ömer’e ne yaptığımı söylesin ey sabah rüzgârı.
Son iki dize Allah’tan susan sevgiliyi “dile getür”mesini ister. Kaynaktaki “trah-ı cevâb” yüzeyi açık bir tamlama vermediğinden modern satırda onarılmaz; güvenli istek, şahın cevap vermesidir. Kapanışta “Ömer-i nâçâr” kendisini çaresiz diye imzalar ve sevgiliden ne yaptığını söylemesini bekler.
Metnin kaynağı
Ergun 1936 şiir No.248 Âşık Ömer bölümündedir ve gövdede Söylesin bu Ömer-i nâçâre nettim ey sabâ mahlası açıkça görünür.
Atıf kanıtını aç ↗Kaynak sürümü ergun1936-n248-2874CBCA41B6. Sadeddin Nüzhet Ergun, Âşık Ömer: Hayatı ve Şiirleri (1936), şiir No.248, PDF 213; 10 iki dizelik birim/20 dize. Kaynak aparatı: dize 19 trah-ı: Basılı yüzey trah-ı olarak korundu; söz sessizce düzeltilmedi. Tarama yeniden dağıtılmadı.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.Bir hata mı var? Bildirin
Sırada ne var?
Bana kudret ilmini fehmile ta’lîm ettilerÂşık Ömer · Şiir→
Açılış “bakmaz oldu” ile sevgilinin davranışındaki değişimi bildirir; konuşan suçu bilmediği için “nettim” sorusunu sabah rüzgârına yöneltir. “Kamer rû” ve “lebleri sükkâr” övgüleri sitemi kesmez: ay yüz ile şeker dudak hâlâ yüceltilirken bakışın geri çekilme nedeni ısrarla aranır.