DDizegâhDijital şiir arşivi
Şiirler/Sâdık Abdal/Cihânın Nâzırı O Kutb-ı Âlem
Hz. Ali övgüsü kasidesi · 15. yüzyıl

Cihânın Nâzırı O Kutb-ı Âlem

Sadık Abdal, adı açıkça verilmeden eşsiz şah ve âlemin kutbu diye övdüğü velinin gönülleri dirilten lütfunu anlatır. Yürüyen taş, yerden çıkan temiz su, yeşeren kuru ağaç ve Yeniçerilere uzanan himmet gibi kerametler, şiiri dua ve bağlılık bildiren bir methiyeye dönüştürür.

Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.

  1. 1

    Cihânın nâzırı ol kutb-i âlem şâh-i

    Fuâdı kalb-i insânı eder ma’mûr u hem ihyâ

    1Dünyayı gözeten, âlemin kutbu, eşsiz şah,

    2İnsanın gönlünü ve kalbini onarıp diriltir.

    Eşsiz şah, âlemin kutbu ve dünyayı gözeten kişi olarak tanıtılır; görevi yalnız hükmetmek değil insan kalbini onarıp diriltmektir. Şiirin bütün kerametleri bu iç canlandırma gücünün açılımı olacaktır.

  2. 2

    Kani bir bülbül-i kudsî ki ya’ni şâir-i ekmel

    Anın deryâ-yi vasfından cihânı pür kıla esdâ

    1Nerede o kutsal bülbül, yani kusursuz şair?

    2Onun engin övgüsünün sesi bütün dünyayı doldursun.

    Kutsal bülbül ve kusursuz şair arayışı, övülen kişinin değerini anlatacak dil bulmanın güçlüğünü gösterir. Övgü bir denize benzetilir; şairin sesi bu enginlikten dünyaya yayılan yankı olmalıdır.

  3. 3

    Cihanda nâtüvan mürde dilânı kılmağa zinde

    Heman oldur kamu dillerde destan zât-ı

    1Dünyadaki güçsüz ve ölü gönülleri diriltmeye

    2Yalnız o eşsiz kişi bütün dillerde destan olmuştur.

    Güçsüz ve ölü gönüllerin diriltilmesi, ilk birimdeki kalp onarımını genişletir. Eşsiz zatın bütün dillerde destan olması, kerametinin tek bir topluluğa değil cihanın ortak hafızasına yayıldığını söyler.

  4. 4

    Keremden eyledi ol adedsiz zâviye peydâ

    Eğerçi mürde-i nemle nazar kılsa hemen hod şâh

    1O şah cömertliğiyle sayısız dergâh ortaya çıkardı;

    2Ölü bir karıncaya bile baksa onu hemen diriltirdi.

    Sayısız dergâh açmak cömertliği kurumsal ve toplumsal hizmete dönüştürür. Ölü karıncayı bile nazarla diriltme imgesi, bu lütfun en küçük canlıya kadar ulaşan sınırsız etkisini abartılı biçimde anlatır.

  5. 5

    Eder sîmürg-i ankadan cihan içre anı anka

    Rehinde cân ü serdâde olanlar buldular Hak’kı

    1Onu dünyada Simurg’dan da yüce bir Anka yapar;

    2Yoluna canını ve başını verenler Hakk’ı buldu.

    Simurg ve Anka benzetmeleri övülen kişiyi masalsı kuşların da üstüne çıkarır. Yoluna canını verenlerin Hakk’ı bulması, bu yüceliği süslü övgü olmaktan çıkarıp manevi rehberlik sonucuna bağlar.

  6. 6

    Müheyyâdır verilmiştir olara devlet-i ukbâ

    Cihanda cümle uşşâka hatâdır dedi Kâmiller

    1Ahiret mutluluğu onlar için hazırlanıp verilmiştir;

    2Kâmiller, dünyadaki bütün âşıklara bunun yanlış olduğunu söyledi:

    Yol için can verenlere ahiret mutluluğunun hazırlanması, bağlılığın karşılığını ölüm sonrasına taşır. Kâmillerin ‘hata’ uyarısı sonraki dizeye açılır ve yanlış sığınakların ne olduğunu açıklamaya hazırlanır.

  7. 7

    Tarîk-ı bâb-ı lûtfundan ki gayrı kılsalar melcâ

    Mükemmel ârife asla gerekmez gayri vaslından

    1Onun lütuf kapısının yolundan başka yere sığınmak yanlıştır;

    2Olgun ârif için ona kavuşmaktan başka bir şey gerekmez.

    Asıl hata, onun lütuf kapısından başka bir yere sığınmaktır. Olgun ârifin başka kavuşmaya ihtiyaç duymaması, yolu tek bir manevi merkeze bağlar ve dağınık arayışları reddeder.

  8. 8

    Anınçün şimdi kâmiller geçüb lâdan dedi illâ

    Hak’kın esrârını bilen anı fehm eyledi anlar

    1Bu yüzden kâmiller inkârdan geçip yalnız ‘O’ dediler;

    2Hakk’ın sırlarını bilenler onu böyle anladı.

    Kâmillerin ‘lâ’dan geçip ‘illâ’ya yönelmesi, inkârı bırakıp tek hakikati tasdik etmeyi simgeler. Hakk’ın sırrını bilenlerin onu anlaması, bu dil oyununu yaşanmış irfan bilgisine bağlar.

  9. 9

    Murâd üzre cemâl-i Zülcelâl’e oldular ilka

    Ki ya’ni evvel ü âhır velîler ins-i kâmiller

    1Diledikleri gibi Yüce Allah’ın güzelliğine ulaştırıldılar;

    2Çünkü ilkten sona veliler olgun insanlardır.

    Yüce Allah’ın güzelliğine ulaşmak, talibin asıl muradıdır; veliler de bu ulaştırmanın olgun insanlarıdır. Birim, övülen şahı ilahî güzelliğe götüren uzun velayet zincirinin sırrı içinde konumlandırır.

  10. 10

    Anın sırrıdurür tahkik akıl ermez buna lâ lâ

    Hem oldur mü’mine dâim bilürsen fâil-i eltâf

    1Gerçekte bu onun sırrıdır; akıl buna tam ermez;

    2Bilirsen, inanana sürekli lütufta bulunan da odur.

    Sırrın akılla bütünüyle kavranamaması, şiirin övgüsüne epistemik sınır koyar. Buna rağmen onun mümine lütuf veren fail olduğu söylenir; bilinemez öz, insanda görülen iyiliklerle tanınır.

  11. 11

    Murâd üzre eder sâlik olan mü’minleri ihyâ

    Gel imdi münkir ü mel’un kerâmâtın anın seyr et

    1Yola giren müminleri dileklerine uygun biçimde diriltir;

    2Gel şimdi ey inkârcı; onun kerametlerini seyret.

    Yola giren müminlerin diriltilmesi, ölü gönül temasını yeniden işler. İnkârcıya kerametleri seyretme çağrısı, soyut tartışmayı bırakıp tarihî ve maddi tanıklıklara bakmasını ister.

  12. 12

    Yeri belli niçe cansız yürdüğü hacer hâlâ

    Hezâran münkirin erzâkını ol eyledi ihzâr

    1Yürüttüğü cansız taşın yeri hâlâ bellidir;

    2Binlerce inkârcının yiyeceğini o hazırladı.

    Cansız taşın yürütülmesi ve yerinin hâlâ bilinmesi, keramet için kalıcı bir mekân kanıtı kurar. Binlerce inkârcının yiyeceğinin hazırlanmasıysa olağanüstü kudreti toplu merhamet ve rızık hizmetiyle birleştirir.

  13. 13

    Akıttı yerden ol âb-ı mutahhar sâf u hem sermâ

    Buyurdu ol köğerdi dâne verdi hem

    1Yerden tertemiz ve serin su akıttı;

    2Buyruğuyla kuru ağaç yeşerip tane verdi.

    Yerden temiz, serin su çıkarmak susuzluğu giderir; kuru ağacın yeşerip ürün vermesi de ölüyü diriltme temasını tabiata taşır. Su ve ağaç, manevi lütfun yaşatan iki somut biçimidir.

  14. 14

    Hacerler söyledi emrine ânın kurde-i kübrâ

    Dahi lûtf-i raûfundan tenezzül eyledi emtâr

    1Taşlar onun büyük kudret buyruğuyla konuştu;

    2Merhametli lütfuyla yağmurlar da indi.

    Taşların konuşması cansıza ses verir, yağmurun inmesi ise göğü lütfa katılır. Büyük kudret ile merhamet yan yana gelerek keramet sahibinin yalnız güçlü değil, kuraklığa cevap veren şefkatli yönünü gösterir.

  15. 15

    Velî fehm etmedi zâhid dahi fehm eylemez lâ lâ

    Şecâatle nazar kılmış Yeniçer kullarına ol

    1Bunu veli anladı; zahit ise anlayamadı;

    2O, Yeniçeri kullarına yiğitlikle nazar etti.

    Velinin anlayıp zahidin anlayamaması, dış dindarlıkla iç kavrayış arasındaki farkı kurar. Yeniçerilere yiğitlikle nazar etmek, manevi bakışın toplumsal ve askerî bir gruba güç veren etkisini anlatır.

  16. 16

    Sezâ oldu ana anın içün ol fursat-ı kübrâ

    Hem oldur katil-i ifrit şefî-i yâr-ı Süleyman

    1Bu yüzden onlara büyük fırsat nasip oldu;

    2İfriti öldüren ve Süleyman’ın dostuna şefaat eden de odur.

    Yeniçerilere doğan büyük fırsat, önceki nazarın sonucu olarak verilir. İfritin öldürülmesi ve Süleyman’ın dostuna şefaat, övülen kişinin savaşçı kudretiyle aracı merhametini aynı efsanevi çerçevede buluşturur.

  17. 17

    Verir sâdıklara her derd-i müşkilden necât ibka

    Der-i pâkinde anın her hudâmı çâkeri tahkik

    1Sadık olanları her güç dertten kurtarır;

    2Onun temiz kapısındaki her hizmetçi gerçekten kuldur.

    Sadık kişilerin güç dertlerden kurtarılması, kerametlerin talip üzerindeki pratik sonucudur. Temiz kapıdaki hizmetçilerin kul sayılması, bu kurtuluşun tevazu ve hizmet ilişkisi içinde yaşandığını gösterir.

  18. 18

    Şerif ü hem saîd oldu dahi a’lâ ile a’lâ

    Cihanda kılmamış kimse kılmayiser anın gibi

    1Hepsi şerefli, mutlu ve gittikçe daha yüce oldu;

    2Dünyada hiç kimse onun yaptığının benzerini yapmadı, yapamaz.

    Hizmet edenlerin şeref ve mutluluk kazanıp yükselmesi, kapıya bağlılığın insanı küçültmediğini söyler. Kimsenin onun benzerini yapamayacağı hükmü, şiirin ‘eşsiz şah’ diye başlayan övgüsünü yeniden doğrular.

  19. 19

    Kamu esrâr-ı Hak’kı âşık-ı sâdıklara ifşâ

    Hakîkat sırr-ı Hak’kı hem tamâmen eyledi izhâr

    1Hakk’ın bütün sırlarını sadık âşıklara açtı;

    2Hakikat içinde Hakk’ın sırrını bütünüyle gösterdi.

    Hakk’ın sırlarının sadık âşıklara açılması, bilginin liyakat şartını belirtir. Sırrın bütünüyle gösterilmesi, önceki aklın eremeyişiyle çelişmez; burada açıklık, sevgi ve sadakatle kazanılan yaşantıya aittir.

  20. 20

    Kezablardır beyânâtından ayru her suhangûyâ

    Kelâmı cümle kudrettir ki her lâfzında bin hikmet

    1Onun açıklamalarından farklı konuşanlar yalancıdır;

    2Sözünün bütünü kudrettir; her kelimesinde bin hikmet vardır.

    Onun beyanından ayrılan sözlerin yalan sayılması, öğretiye kesin bir doğruluk iddiası verir. Her kelimede bin hikmet bulunması, sözün yüzey anlamından çok katmanlı ve dönüştürücü kudretini vurgular.

  21. 21

    Dahi lâfz-ı ulûhîsi makalât-ı şerif a’lâ

    Hak’kın ayn-ı kelâmıdır anın buyurduğu

    1İlahî sözleri ve öğütleri şerefli ve yücedir;

    2Onun buyurduğu erkân Hakk’ın sözünün kendisidir.

    İlahî sözlerin yüceliği, buyurulan erkânın Hakk’ın kelâmı sayılmasıyla temellendirilir. Böylece topluluk düzeni insan icadı bir töre olmaktan çıkar; kutsal sözün davranışa dönüşmüş biçimi olarak görülür.

  22. 22

    Ol erkâna olan mâhir olardır bil şerîf a’lâ

    Murâd etse kamu âlem anın evsâfını yazmaz

    1O erkânı bilenler şerefli ve yüce kişilerdir;

    2Bütün dünya istese onun niteliklerini yazıp bitiremez.

    Erkânı hakkıyla bilenler şerefli sayılır; bilgi, topluluk içindeki ahlaki değerin ölçüsü olur. Bütün dünyanın övgüyü bitiremeyeceği sözü ise şiirin kendi anlatma sınırını kabul eder.

  23. 23

    Adedsiz bî hezârân ol kerâmât eyledi ifşâ

    Anın bisyar kerâmâtın taakkul edemez kimse

    1Sayısız, binlerce keramet gösterdi;

    2Onun pek çok kerametini hiç kimse bütünüyle kavrayamaz.

    Sayısız keramet gösterilmesi, önceki su, ağaç ve taş örneklerini geniş bir bütüne bağlar. Kimsenin hepsini kavrayamaması, mucize listesinin niceliğinden çok insan idrakinin sınırlı olduğunu hatırlatır.

  24. 24

    Cihân içre tehayyürden niçeler oldular şeydâ

    Elîfi tâc-ı dâl olmuş başında nûr-i yektâdan

    1Dünyada birçok kişi hayretten kendinden geçti;

    2Başındaki elif ve dal harfleri eşsiz nurdan bir taç oldu.

    Hayretin insanları kendinden geçirmesi, keramet karşısındaki duygusal sonucu anlatır. Elif ve dal harflerinin nurdan taca dönüşmesi, yazı işaretlerini övülen kişinin başında görülen manevi bir alamet yapar.

  25. 25

    Beyân-ı sırr-ı hikmettir eder tefhim kamu dânâ

    Niyâzı hâhı maksûdu uşâkın rûz ü şeb oldur

    1Bu, hikmet sırrının açıklamasıdır; bütün bilgililere anlatır;

    2Âşıkların gece gündüz duası, isteği ve amacı odur.

    Hikmet sırrının açıklanması bilgililere kavrayış sunar; fakat âşıkların gece gündüz duası yine övülen kişiye yönelir. Bilgi ile niyaz birbirini dışlamaz, akıl ve sevgi aynı rehberde birleşir.

  26. 26

    Anın lûtf-i kerâmâtı mukadder cümleden efzâ

    Anın evsâf-ı eşrâfın ki iş’âr eylemek olmaz

    1Onun lütuf ve kerametleri herkesinkinden üstün belirlenmiştir;

    2Seçkin niteliklerini şiirle bütünüyle anlatmak mümkün değildir.

    Lütuf ve kerametlerin herkesten üstün oluşu övgünün doruğudur; buna rağmen seçkin niteliklerin şiire sığmayacağı söylenir. Şair, kendi görevini yaparken dilin yetersizliğini açıkça kabul eder.

  27. 27

    Eğer şâir olursa cümle ahlâkı semâ gabrâ

    Fedâ-yi cân ü ser kılmış rehinde şükr ile Sâdık

    1Gökte ve yerdeki bütün varlıklar şair olsa yine yetmez;

    2Sâdık, onun yolunda şükürle canını ve başını feda etmiştir.

    Gökte ve yerdeki bütün varlıklar şair olsa bile övgünün tamamlanamayacağı düşüncesi, söz sınırını kozmik ölçüye taşır. Sâdık’ın canını feda etmesi, bu yetersizliği kişisel bağlılıkla karşılar.

  28. 28

    Anın eltâf-ı sun’undan zebânı oldu hem gûyâ

    1Onun yaratıcı lütufları sayesinde dilim konuşur hâle geldi.

    Tek dizeyle kapanışta şair, konuşabilmesini bile övülen şahın yaratıcı lütfuna bağlar. Böylece şiirin bütün sesi bir yetenek iddiası değil, alınmış nimete şükür ve hizmet olarak sunulur.

Kavram sözlüğü (8) ↓
Kaynak

Metnin kaynağı

Aidiyet kuvvetle muhtemel

Sadık Abdal isnadı tarihî baskının şair bölümü ve geleneksel aktarımına dayanır; kaynak paketi atfı kesinleştirmediği için “probable” korunmuştur.

Atıf kanıtını aç ↗

Bektaşî Şairleri ve Nefesleri c.1-2, 1955; Sadık Abdal, basılı No. 2; PDF 213–214–215; 28 birim/55 dize. Kanıt kayıt altındadır; tarama yeniden dağıtılmaz.

Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Bir hata mı var? Bildirin

Yanlış bir dize, hatalı bir çeviri ya da eksik bir kaynak gördüyseniz yazın. Metni doğrulayıp düzeltiyoruz.

Okumaya devam edin

Sırada ne var?

Önceki şiirVelîlerden Sakın Sen Olma Gafil
Velîlerden sakın sen olma gafil
Sâdık Abdal · Gazel

Kavram sözlüğü

8 kavram bulundu.

nahl-i yâbis

Kuru ağaç; velinin buyruğuyla yeşerip meyve veren keramet imgesi.

hakikat

Tasavvuf yolunda gerçeğin iç bilgisi.

erkân

Tarikatın tören, usul ve kuralları.

şah

Hükümdar; nefeslerde çoğunlukla Hz. Ali için kullanılan saygı unvanı.

kutb-ı âlem

Dünyanın manevî ekseni sayılan en yüce veli.

bîhemtâ

Eşsiz, benzersiz.

nâzır

Gözeten, bakan.

keramet

Velilere nispet edilen olağanüstü hâl.