Kocakarı ile Ömer
Mehmet Âkif, geceleri Medine’yi denetleyen Hz. Ömer’in aç torunlarını taş kaynatarak avutmaya çalışan bir kadınla karşılaşmasını anlatır. Halife kadının ağır bedduasını kimliğini açıklamadan dinler, un çuvalını kendi sırtında taşır ve çocukların yemeğini pişirir. Şiir, adaletin uzaktan emir vermek değil halkın açlığını bizzat yüklenmek olduğunu gösterir.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Üstad-ı necibim Ali Ekrem Bey'e
Yok ya Abbas'ı bilmeyen, kimdi?..
1Saygıdeğer üstadım Ali Ekrem Bey’e.
2Abbas’ı bilmeyen yoktur ya; kimdi o?
- 2
O sahabiyi dinleyin, şimdi:
"Bir karanlık geceydi pek de ayaz..
1Şimdi o sahabeyi dinleyin:
2Gece karanlık ve çok ayazdı.
Abbas kendi sözünü ‘o sahabiyi dinleyin’ çağrısıyla açar ve gecenin hem karanlık hem dondurucu olduğunu belirtir; sert hava, ileride taşınacak yük ile yoksul çadırın çaresizliğine fiziksel bir zemin kurar.
- 3
İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
1İbn Hattab’ı biraz görmek için
2Evden çıktım; yollar ıpıssızdı.
Anlatıcı İbn Hattab’ı, yani Ömer’i görmek amacıyla evden çıkar; ıssız yollar yalnızlığını büyütürken karşılaşmanın önceden kararlaştırılmadığını, gece devriyesinin tesadüfen gözlemlendiğini gösterir.
- 4
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman,
1Meğer tek yolcu yalnız benmişim.
2Aradan çok zaman geçmemişti ki,
Abbas, yolların tek yolcusunun kendisi olduğunu sanır ve bu yalnızlık çok sürmez; aradan fazla zaman geçmediğini söylemesi, karşılaşmanın gecenin başında ansızın geliştiğini belirtir.
- 5
Az ilerden yavaşça oldu iyan,
Zulmetin sînesinde ukde gibi,
1Az ileride yavaşça belirdi,
2Karanlığın göğsünde bir düğüm gibi,
Biraz ileride yavaşça beliren karaltı, karanlığın bağrındaki düğüme benzetilir; henüz kimliği seçilemeyen figür hem gecenin koyuluğuna karışır hem de dikkati tek noktada toplar.
- 6
Ansızın bir müheykel a'râbî!
Bembeyaz bir içinde garîb,
1Ansızın iri yapılı bir bedevi!
2Bembeyaz bir örtü içinde garip görünüyordu.
Ansızın görünen iri bedevi, beyaz ridâsıyla karanlıktan ayrılır; heybetli beden ile açık renk örtünün karşıtlığı, tanınmayan yolcuyu aynı anda ürkütücü ve dikkat çekici kılar.
- 7
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
1Sürekli, heybetli adımlarla geliyordu.
2Ben yaklaştım, o da geldi; birbirimize sokulduk.
Figür ağır, heybetli adımlarla durmadan gelirken Abbas da ona sokulur; karşılıklı yaklaşma, uzaktan görülen karaltıyı yüz yüze karşılaşmaya dönüştürür fakat kimlik henüz açıklanmaz.
- 8
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
1Durmadan karşılıklı selamlaştık.
2Selamı alan sesin kime ait olduğunu düşünürken,
İki kişi sürekli selamlaşır, Abbas selamı alan sesin sahibini düşünür; görmeden önce işitilen ses, tanımanın eşiğini kurar ve gecenin sessizliğinde kişisel bir ipucu olur.
- 9
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
1O gölge uzanıp beni tuttu.
2Bir baktım; meğer Ömer’miş.
İri gölge uzanıp Abbas’ı tutunca yüzü seçilir ve kişinin Ömer olduğu anlaşılır; korku uyandıran yabancının tanıdık halifeye dönüşmesi, sahnenin ilk şaşkınlık düğümünü çözer.
- 10
- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...
1Ey Ömer! Gecenin bu geç saatinde burada ne işin var?
2Bu mahalleleri denetlemeye çıkmıştım.
Abbas geç vakitte dışarıda oluşunu sorar, Ömer mahalleleri denetlediğini söyler; soru ile cevap, halifeyi sarayda oturan makamdan gece sokaklarında sorumluluk arayan kişiye çevirir.
- 11
Gel beraber, benimle, üç beş adım.
Ne sadâ var, ne bir yürür ;
1Gel, üç beş adım benimle yürü.
2Ne bir ses var ne de uyanık yürüyen biri.
Ömer Abbas’ı birkaç adım birlikte yürümeye çağırır; ne ses ne de uyanık bir yolcu bulunan sokaklar, bu ortak devriyeyi bütün şehrin uykusuna karşı sürdürülen tek dikkat hâline getirir.
- 12
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer, -i Hak...
1Çevre, ahireti andıran bir sessizliğin içindeydi.
2Ömer olmuş, Tanrı’nın koruması altında geziyordu.
Çevrenin ahireti andıran sessizliği, gündelik hayatın örtüsünü kaldırıp devriyeyi vicdan ve hesaplaşma atmosferine taşır; Tanrı’nın koruması da Ömer’in dolaşan gözetimiyle somutlaşır.
- 13
Şu yatan beldenin huzûruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın,
1Şu uyuyan şehrin huzuruna bak!
2Gökyüzü kadar yükselmiş alnı,
Uyuyan şehrin huzuru ile göklere yükselmiş alın yan yana getirilir; bu yüksek alın, iktidar gururundan çok bütün beldeyi gözetmenin zihinsel ve ahlaki ağırlığını taşır.
- 14
Çakarak sînesinden âfâkın,
Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
1Ufukların göğsünden çakarak
2Bir süre sönmeyen bakışıyla,
Ömer’in bakışı ufukların bağrından çakan, bir süre sönmeyen şimşeğe benzetilir; ışık, karanlıkta saklı ihtiyacı görme gücünü ve denetimin keskin dikkatini temsil eder.
- 15
Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
Duruyor her evin önünde Ömer,
1Uyanık bir yıldızın çevresindeki ışık halkası gibiydi.
2Ömer her evin önünde duruyor,
Uyanık yıldızın çevresindeki hale imgesi, herkes uyurken Ömer’in gözetmeye devam ettiğini belirtir; ardından her evin önünde durması, bu ışıklı dikkati kapı kapı uygulanan göreve bağlar.
- 16
Dinliyor bî-haber içerdekiler
Geçmedik en harâb bir yapıyı,
1İçeridekiler habersizken onları dinliyordu.
2En yıkık yapıyı bile atlamadık.
Halife içeridekileri onlar fark etmeden dinler ve en harap yapıyı bile atlamaz; yönetim, uzaktan rapor almak yerine görünmeyen yoksulluğun sesine kulak vermek biçiminde görünür.
- 17
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medîne hâricine;
1Sağlı sollu her kapıyı yokladık.
2Sonunda Medine’nin dışına geldik.
Sağlı sollu her kapının yoklanması bitince Medine’nin dışına ulaşılır; bu geçiş, denetimin merkezdeki evlerle sınırlanmadığını ve şehir kıyısındaki hayatı da kapsadığını gösterir.
- 18
Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
1Bir çadır gördü; yine durup kaldı.
2Ocağın başında yaşlıca bir kadın oturuyordu.
Dışarıdaki bir çadır Ömer’i yeniden durdurur; ocağın başındaki yaşlı kadın, şehir sınırının ötesindeki korunmasız hayatı tek görüntüde somutlaştırır.
- 19
"Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
1Çocukları ‘Açız! Açız!’ diye feryat ederken
2Kadın pişen azıklarını karıştırıyordu.
Çocuklar açlıklarını haykırırken kadın sözde pişen azığı durmadan karıştırır; aynı sahne, küçüklerin ertelenemeyen ihtiyacı ile bakım veren kişinin çaresiz çabasını yan yana getirir.
- 20
Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
-Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...
1Yuttuğu gözyaşları içinde çırpınan sesini çıkardı:
2Durun yavrularım, işte birazdan pişecek.
Kadın gözyaşını yutarak çocuklara yemeğin birazdan pişeceğini söyler; teselli cümlesi gerçeği değiştiremez, fakat onları sakin tutmak için sürdürülen şefkatli bir oyalamadır.
- 21
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
1Fakat nedense yemek bir türlü pişmiyordu.
2Çocukların inlemeleri yeniden başlamıştı.
Çömlekteki şey bir türlü pişmez ve çocukların iniltileri yeniden yükselir; gecikme sıradan bir yemek sorunu değil, tencerede aslında yiyecek bulunmadığının dramatik işaretidir.
- 22
Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
1Ömer selam verip sonunda içeri girdi.
2Kadın onu güler yüzle selamladı.
Ömer selam vererek çadıra girer, kadın da yabancıyı güler yüzle karşılar; yoksulluk içindeki bu nezaket, biraz sonra yönetime yönelteceği sert eleştiriyle çelişmeden onurunu korur.
- 23
-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
-Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
1Ey teyze, bu çocuklar niçin ağlıyor; söyle?
2Bugün ikinci gün; aç kaldılar.
Ömer çocukların ağlama sebebini sorunca kadın iki gündür aç olduklarını açıklar; sürenin belirtilmesi, sıkıntının anlık değil, yönetimin dikkatinden kaçmış ciddi bir yoksunluk olduğunu gösterir.
- 24
-O halde, neden
Biraz yemek komuyorsun?
1Öyleyse neden
2Biraz yemek koymuyorsun?
Ömer neden biraz yemek vermediğini sorar; soru ilk anda çözüm kolaymış gibi görünse de kadının cevabı, gözle görülen çömleğin yanıltıcı olduğunu ve açlığın saklandığını ortaya çıkaracaktır.
- 25
-Yemek mi? Çömleği sen,
mi zannediyorsun? İçinde sâde su var
1Yemek mi? Sen çömleği
2Tirit mi sanıyorsun? İçinde yalnız su var.
Kadın tirit sanılan çömlekte yalnız su bulunduğunu söyler; dışarıdan yemek görüntüsü veren kap, evin gerçek yoksulluğunu çocuklardan bile bir süre gizleyen boş bir sahne aracına dönüşür.
- 26
Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
1Çakıl taşıyla birlikte durmadan kaynıyor.
2Ne yapayım; belki susarlar dedim. Beni ayıplamayın.
Suyun içinde çakıl taşları durmadan kaynar; kadın çocukların belki susacağını umarak bu oyuna başvurduğunu anlatır ve ayıplanmamak ister, çünkü çaresizliği bir ihmal değil son çaredir.
- 27
-Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
1Peki kocan, oğlun, kardeşin ya da dayın?
2Hiçbir erkeğin de mi yok?
Ömer koca, oğul, kardeş ve dayı gibi destek olabilecek erkek akrabaları tek tek sorar; sıralama, kadının dayanabileceği geleneksel yardım halkalarının tümünü yoklayarak yalnızlığını ölçer.
- 28
-Hepsi öldü... Kimsem yok.
-Senin midir bu küçükler?
1Hepsi öldü; hiç kimsem yok.
2Bu küçükler senin mi?
Kadın bütün erkek yakınlarının öldüğünü söyler, Ömer de küçüklerin ona ait olup olmadığını sorar; maddi yokluğun arkasındaki sosyal korumasızlık böylece kesinleşir.
- 29
-Torunlarım.
-Ne de çok!
1Torunlarım.
2Ne kadar da çoklar!
Çocukların kadının torunları olduğu anlaşılır ve sayılarının çokluğu şaşkınlık doğurur; yaşlı kadın kendi gücünü aşan kalabalık bir bakım yükünü tek başına üstlenmiştir.
- 30
Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
Ah!
1İnsan gidip emire hâlini söylemez mi?
2Ah!
Ömer, insanın gidip durumunu emire bildirmesi gerektiğini söyler; kadının iç çekişi, halkın talep ederek yönetime ulaşması fikrine karşı biriken ağır itirazın habercisidir.
- 31
Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
1Emire mi? Allah onu yakında kahretsin!
2Talih bayrağı kısa sürede baş aşağı olsun.
Kadın emir sözünü duyar duymaz Allah’ın onu kahretmesini ve talih sancağının baş aşağı dönmesini diler; makamın parlaklığı, çadırdaki açlık karşısında ağır bir bedduaya çevrilir.
- 32
Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
-Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle edecek?
1Ömer cezasını dünyada bulsun!
2Teyze, Ömer sana ne yaptı ki böyle beddua ediyorsun?
Kadın Ömer’in cezasını dünyada bulmasını ister, karşısındaki yabancı ise bedduanın sebebini sorar; kimliğin gizli kalması, halifenin halkın filtresiz hükmünü savunmaya geçmeden dinlemesini sağlar.
- 33
-Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;
1Ben yetimleri avutmaya çalışırken emir uyuyabilir mi?
2Biz onun halkıyız; Tanrı’nın ona emanetiyiz.
Kadın kendisi yetimleri avutmaya uğraşırken emirin uyumasını kabul etmez ve halkı Tanrı’nın ona bıraktığı emanet sayar; siyasal yetki böylece kutsal bir gözetme borcu olarak tanımlanır.
- 34
Gelip de bir aramak yok mu?
-Haklısın, yalnız,
1Gelip bizi arayıp sorması gerekmez mi?
2Haklısın; yalnız,
Emirin gelip arayıp sorması gerektiği söylenince Ömer kadını haklı bulur; bu kısa kabul, yoksulun kapıya gitmesi yerine iktidarın görünmeyen ihtiyacı bulması gerektiğini onaylar.
- 35
Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
1Zavallının işi çoktur, vakit bulup gelemez.
2Sen gidip söylemediysen hangi durumda olduğunu bilemez.
Ömer işlerin çokluğu yüzünden halifenin vakit bulamayacağını ve durum bildirilmediyse bilemeyeceğini söyler; görünüşte savunma olan söz, kadının makamı kabul eden kişiye mazeret tanımamasına yol açar.
- 36
-Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
1Öyleyse halifeliği neden zamanında kabul etti?
2Böyle çürük bir bahaneyi sonunda kim geçerli sayar?
Kadın ‘öyleyse halifeliği niçin kabul etti’ diye sorup çürük özrün geçerli sayılamayacağını belirtir; yetkiyi gönüllü üstlenmek, onun ağır hesabını da baştan üstlenmek demektir.
- 37
Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?
İşitme sen de civârında inleyen elemi
1Zavallının işi çokmuş! Ne yapıyor, savaş mı var?
2Çevrende inleyen acıyı sen de işitme.
‘İşi çokmuş’ sözü alayla tekrarlanır ve savaş olup olmadığı sorulur; yakındaki iniltiyi işitmemek, dış seferlerin yoğunluğuyla haklı çıkarılamaz.
- 38
Medâne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...
Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!
1Medine halkını çıplak bırak, Mısır’da dolaş.
2‘Gaza!’ diye git, dünyayı soyup gel paylaş!
Kadın Medine halkını çıplak bırakıp Mısır’da dolaşmayı, gaza diyerek dünyayı soyup paylaşmayı eleştirir; uzak fetih söylemi, yakındaki çocukların temel ihtiyacıyla sınanır.
- 39
Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
1Çocukların feryadı bu kez yükselince
2Kadının öfkesi çılgınlık derecesine vardı.
Çocukların feryadı yeniden yükselince kadının öfkesi çılgınlık sınırına varır; sesin şiddeti, siyasal eleştiriyi soyut düşünceden yaşanan açlığın doğrudan tepkisine dönüştürür.
- 40
- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner tepene!
1Bulutlara kadar yükselen şu ağıtlar
2Ey Ömer, lanetin yıldırımları olur, tepene iner!
Bulutlara çıkan ağıtların lanet yıldırımları olup Ömer’in tepesine ineceği söylenir; güçsüz çocuk sesi, ilahî cezayı çağıran kozmik bir kuvvete yükseltilir.
- 41
Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!
1Yetimin ahını yağmur duası sanma.
2O haykırış, insanı yok eden kader gök gürültüsüdür.
Yetimin ahını yağmur duası sanmama uyarısı, masum acısının bereket değil hesap doğuracağını belirtir; gök gürültüsü benzetmesi bastırılmış çığlığın yıkıcı sonucunu duyurur.
- 42
"Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver... "
"Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"
1Açız! Açız! Bize bir lokma ekmek verin!
2Susun yavrularım; işte oldu, şimdi pişecek!
Çocuklar doğrudan bir lokma ekmek isterken kadın yine yemeğin birazdan pişeceğini söyler; yalın açlık talebi ile imkânsız teselli arasındaki çatlak artık gizlenemez hâle gelir.
- 43
Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!
Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
1Gidip söyleyeyim mi? Dilencilik yapamam!
2Ömer de kim? Benim babam ondan daha cömertti.
Kadın hâlini anlatmayı dilencilik sayar ve babasının Ömer’den daha cömert olduğunu söyler; yardım aramamak, onurunu koruma çabasıyla yönetimin kendiliğinden görme yükümlülüğünü birlikte büyütür.
- 44
Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
1Ölürüm de sizin halifenize onurumu çiğnetmem!
2Bu son söz Ömer’i derinden yaraladı.
Halifeye el açmaktansa ölmeyi seçtiğini bildiren kadın, yüz suyunu maddi yardımdan üstün tutar; söz Ömer’i yaralar çünkü sorun yalnız açlık değil, insanın dilenci konumuna düşürülmesidir.
- 45
- Haklısın, teyze!
Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
1Haklısın, teyze!
2Çocukları avut; ben hemen gidip gelirim.
Ömer kadını haklı bulur ve çocukları oyalamasını isteyip hemen döneceğine söz verir; kimliğini açıklamadan verilen bu söz, savunma yerine eylemle cevap verme kararını başlatır.
- 46
Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;
Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
1Halife önde; tükenmiş, suçlu, mahcup ve pişmandı.
2Ben arkasında, perişan hâlde çadırdan ayrıldık.
Çadırdan çıkarken halife bitkin, suçlu, mahcup ve pişmandır; Abbas’ın arkasından perişan gelmesi, kadının sözlerinin yalnız hedef aldığı kişiyi değil tanığı da sarstığını gösterir.
- 47
Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
1Sabaha doğru ortalık biraz aydınlanmaya başlamıştı.
2Köyün köpekleri ejderha gibi saldırıyordu.
Sabaha karşı aydınlık belirirken köpekler ejderha gibi saldırır; dönüş yolundaki fiziksel tehlike, Ömer’in gecikmeden erzak getirme iradesini durdurmaz.
- 48
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;
1Yoldan geçmemize izin vermiyorlardı; ama kim aldırır!
2Medine’nin kıvrımlı sokaklarına dalıp,
Köpeklerin yolu bırakmamasına rağmen ikili aldırış etmez ve Medine’nin kıvrımlı sokaklarına dalar; acele, yoksul çadırdaki bekleyişin her engelden daha önemli olduğunu anlatır.
- 49
Dönüp dönüp hele geldik anbarına.
Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
1Döne dolaşa sonunda tahıl ambarına geldik.
2Halife kapıyı açıp girdi; emriyle ben de girdim.
Döne dolaşa erzak ambarına ulaşırlar ve halife Abbas’ı da içeri alır; yönetimin kaynak merkezi, onu bekleyen somut ihtiyaçla doğrudan buluşmaya hazırlanır.
- 50
Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.
- Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
1Aceleyle bir mum yakıp her yeri aradı.
2Şu tek un çuvalını gördün ya; haydi onu sırtıma yükle.
Ömer mum yakıp aceleyle her yanı arar ve gördüğü tek un çuvalını kendi sırtına yükletir; çözüm, bürokratik işlem beklemeden ve asıl ağırlık yardımcıya bırakılmadan uygulanır.
- 51
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;
1Bu testi yağ dolu; o yük de sana yeter.
2Çuval halifede, yağ bende ambardan çıktık.
Yağ testisi Abbas’a verilirken un çuvalı halifede kalır ve ambardan çıkarlar; yüklerin dağılımı, Ömer’in asıl sorumluluğu vekiline devretmeme kararını bedenselleştirir.
- 52
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
1Kapıyı kilitleyip geldiğimiz yollardan döndük.
2Baktım, mesafe uzun, yük ağır, Ömer de yaralıydı.
Kapıyı kilitleyip geldikleri yoldan dönerler; mesafe uzun, çuval ağır ve Ömer yaralıdır, dolayısıyla taşıma sembolik bir gösteri değil gerçekten zahmetli bir bedeldir.
- 53
Dedim ki:
- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
1Dedim ki:
2Ben götüreyim; çuvalı bana verir misin?
Abbas çuvalı kendisinin götürmesini önerir; yardım teklifi insani görünse de Ömer’in cevabı, yönetim sorumluluğunun sıradan bir yük gibi başkasına aktarılamayacağını açıklayacaktır.
- 54
- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.
1Hayır; yorulursam değil, ölsem bile yardım etme.
2İbn Hattab’ın günahı ve sorumluluğu kendisine aittir.
Ömer yorulsa hatta ölse bile yardım istemez ve vebalin İbn Hattab’a ait olduğunu söyler; halifelik makamının arkasına saklanmadan bireysel hesabı kendi bedeninde taşır.
- 55
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in
1Abbas, kadının az önce söylediklerini duymadın mı?
2Yarın Tanrı’nın huzurunda hiç kimse Ömer’in
Ömer kadının sözlerini Abbas’a hatırlatır ve ilahî huzurda kimsenin kendi kaybına ortak olmayacağını belirtir; dünyevi yardımcılar nihai hesapta sorumluluğu paylaşamaz.
- 56
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
1Uğrayacağı kaybı paylaşmayacak; bugün paylaşsa bile.
2Evet, öyleyse halifeliği zamanında yüklenmemeliydi.
Bugün yükü paylaşmak mümkün olsa bile yarınki başarısızlığın ortağı bulunmayacaktır; Ömer, bu hesabı istemiyorsa halifeliği başta yüklenmemesi gerektiğini de kabul eder.
- 57
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
1Dicle kıyısında bir kurt bir koyunu kaparsa
2İlahi adalet gelir ve hesabını Ömer’den sorar.
Dicle kıyısında kurdun kaptığı koyunun bile hesabının Ömer’den sorulacağı sözü, yönetici sorumluluğunu insanlardan hayvanlara ve merkezin çok uzağına kadar genişletir.
- 58
Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!
Yetîmin, -i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
1Kimsesiz yaşlı bir kadın yalnız kalırsa Ömer sorumludur.
2Yetimin acı gözyaşı akarsa Ömer sorumludur.
Kimsesiz yaşlı kadının yalnız kalması da yetimin hüsran gözyaşı da Ömer’in mesuliyetidir; çadırdaki özel olay bütün korunmasız insanları kapsayan yönetim ilkesine yükselir.
- 59
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
1Bir sefalet yuvası ilgisizlikten çökerse
2Yine onun altında Ömer kalır; başka hiç kimse değil.
Bakılmadığı için bir sefalet yuvası çökerse enkazın altında yalnız Ömer kalacaktır; ev imgesi, ihmalin sonuçlarını yöneticinin kaçamayacağı fiziksel bir ağırlığa dönüştürür.
- 60
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!
1Biri yeryüzüne haksızlıkla bir damla kan dökerse
2O damla koca bir girdaba dönüşüp Ömer’i boğar.
Yeryüzüne haksız yere dökülen tek damla kan, büyüyüp Ömer’i boğan bir girdap olur; nicelikçe küçük görülen zulmün ahlaki sonucu sınırsızlaşır.
- 61
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
1Her kırılan kalbin acısı Ömer’e duyurulur.
2Her yasın yakınından Ömer kovalanır.
Her kalbin kırılışı Ömer’e duyurulur ve her yas yerinden o kovalanır; yöneticinin huzuru, halkın acısı giderilmedikçe sürekli bozulan bir vicdan hâline gelir.
- 62
Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
1Ömer halifeyken başka kim sorumlu tutulabilir?
2Tanrım, Ömer ne yapsın; insan çok zalim ve çok cahildir!
Halife Ömer iken başka kimin mesul tutulacağı sorulur; ardından insanın zalim ve cahil yaratılışına değinilerek yükün neredeyse taşınamaz olduğu, fakat yine de başkasına bırakılamadığı kabul edilir.
- 63
Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
1Muhammed’den beklenenler şimdi Ömer’den isteniyor.
2Ey Ömer! Bu yükü sırtına nasıl aldın?
Muhammed’den beklenen örnekliğin Ömer’den istenmesi, halifelik ölçüsünün ne kadar yüksek olduğunu gösterir; şair, bu ağır yükü niçin sırtlandığını acıyla sorar.
- 64
- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?
1Sen almasaydın acaba gelip senden daha iyi kim
2Düştüğün bu çetin mücadeleyi yönetecekti?
Abbas, Ömer kabul etmeseydi çetin mücadeleyi ondan daha iyi kimin yöneteceğini sorar; cevap vermeyen soru, kusursuzluk imkânsız olsa da görevin ehline düşmesini savunur.
- 65
Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
1Adaleti mutlak düşünürsen
2Ömer değil ne olursan ol, bütün çaban boşa gider.
Adaleti mutlak biçimde hayal eden kişinin kim olursa olsun çabasının boşa çıkacağı belirtilir; insan yönetiminin sınırlılığı, sorumluluğu kaldırmadan kusursuzluk iddiasını törpüler.
- 66
Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,
Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.
1İnsan mutlak adalet tasarlarsa
2Ümidini her zaman umutsuzluğa mahkûm görür.
İnsan mutlak adaleti tasarladığında umudunu sürekli umutsuzluğa mahkûm eder; yüksek idealin eylemi felç etmemesi için erişilebilir çabayla ayrılması gerektiği söylenir.
- 67
Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
1Ey Ömer, sen ne meleksin ne de zalim bir emir.
2Fakat elinden ne gelir? İnsan yaratılıştan mazlumdur.
Ömer’in ne melek ne zalim emir olduğu vurgulanır; insanın yaratılıştan güçsüzlüğü hem yanılabilirliği kabul eder hem de elinden geldiğince adil davranma yükünü korur.
- 68
Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!
1Göğün burçlarındaki bütün yıldızlar
2Karanlıkta yük altında inleyen Ömer’i görür.
Göğün burçlarındaki yıldızlar, karanlıkta ağır yük altında inleyen Ömer’e tanık olur; gece devriyesi böylece yerel bir olaydan kozmik bir hesap sahnesine genişler.
- 69
Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,
Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
1Tanrı’nın huzuruna bu un bulaşmış alnınla çıkarken
2Yalnız yeri değil, göğü de tanık göster.
Un bulaşmış alınla Tanrı’nın huzuruna çıkma imgesi, fiziksel emeği savunmanın delili yapar; Ömer yalnız yeri değil göğü de sorumluluğu üstlendiğine şahit gösterecektir.
- 70
- Uzak mı yol? Daha çok var mı?
- Ancak üç beş adım.
1Yol uzak mı, daha çok var mı?
2Yalnız üç beş adım kaldı.
Ömer yolun daha ne kadar süreceğini sorar, Abbas yalnız birkaç adım kaldığını söyler; kısa mesafe bile tükenen beden için büyümüş, yükün gerçek ağırlığını duyurmuştur.
- 71
Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
1Zavallının artık gücü kalmamıştı; baktım:
2Bütün iradesini zorlayarak nefes nefese,
Gücü kalmayan halife bütün iradesini zorlayıp nefes nefese yürür; adımların yavaşlığı, ahlaki kararlılığın bedensel sınırları aşındırarak sürdüğünü gösterir.
- 72
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
1Yavaş yavaş yürüyordu; bin güçlükle sonunda geldi.
2Çadıra girdi, sırtındaki unu indirdi.
Ömer bin güçlükle çadıra ulaşır, içeri girip unu sırtından indirir; çuvalın yere bırakılması, verdiği sözün soyut teselliden somut yardıma dönüştüğü andır.
- 73
- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı,
1Testiyi bırakın da şunu kenara yerleştirin.
2Çömlekteki çakılları hemen çıkarıp attı.
Yağ testisinin kenara konmasını isterken çömlekteki çakılları hemen boşaltır; çocukları oyalayan sahte yemek düzeni sökülür ve gerçek yemeğin hazırlığı başlar.
- 74
Uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.
Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak
1Testiye uzandı, yağ koydu, sonra un kattı.
2Oturmak istedi ama bakın şu tersliğe: Ocak
Ömer testiden yağ, ardından un katar; kaynakta bozuk basılan ‘koydıı’ yüzeyi aparatla korunurken modern okuma bağlamın açık ‘koydu’ fiilini verir, sonra ocağın sönüşü yeni engel olur.
- 75
Hemen sönüp gidecek...
- Teyze, yok mu hiç yakacak?
1Neredeyse hemen sönecekti.
2Teyze, hiç yakacağın yok mu?
Ocağın hemen söneceğini fark eden Ömer yakacak sorar; yemeğin malzemesini getirmek yetmez, pişmesini engelleyen küçük ve pratik sorun da bizzat çözülmelidir.
- 76
Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
1Kadın Ömer’e beş on parça yaş diken getirdi.
2Ömer ateşi yakmak için bütünüyle yere uzandı.
Kadın yalnız birkaç parça yaş diken getirir, Ömer bunları tutuşturmak için bütünüyle yere uzanır; makam sahibi beden, çocukları doyurmak uğruna toprağa yaklaşır.
- 77
Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;
Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,
1Ocak tütüyor, Ömer sıcak nefesiyle üflüyordu.
2Beyaz sakalının dağılmış telleriyle yeri
Ocak tüterken Ömer sıcak nefesiyle üfler, dağılmış beyaz sakalı yere değer; yardım başkasına verilen emir değil, yüzü duman ve toprağa karışan kişisel emektir.
- 78
tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;
İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
1Secdedeki alçak gönüllü tavrıyla durmadan süpürüyordu.
2İçinde ruhu yanıyor, alnında ter köpürüyordu.
Secdeyi andıran alçalışta sakal yeri süpürürken ruhu yanar, alnında ter köpürür; dıştaki ateş yakma çabası ile içteki vicdan azabı aynı sahnede birleşir.
- 79
Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!
1Bakışının çevresinde yığın yığın duman dönüyordu.
2Bir yıldızın ışık çizgilerinden bulut geçer gibiydi.
Duman Ömer’in bakışı çevresinde yığın yığın döner ve yıldız ışığından geçen buluta benzetilir; daha önceki parlak göz imgesi emeğin isiyle örtülür ama sönmez.
- 80
Ocak tutuştu, yemek pişti;
- Var mı teyze kabın?
1Ocak tutuştu, yemek pişti.
2Teyze, kabın var mı?
Ocak sonunda tutuşup yemek pişince Ömer kadından bir kap ister; yiyeceğin hazırlanması çocuklara ulaştırılmadıkça çözüm tamamlanmış sayılmaz.
- 81
Getir de indirelim...
- Var büyükçe bir kap, alın.
1Getir de yemeği indirelim.
2Var, büyükçe bir kap; alın.
Kadın büyükçe bir kap getirir ve yemek ocaktan alınır; bu sade ev eşyası, az önce yalnız taş kaynatan çadırda artık gerçek besinin paylaşılacağı araca dönüşür.
- 82
Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
1Yemek sıcaktı ama bekleyecek vakit yoktu.
2Ömer üfleyerek çocuklara birer birer yedirdi.
Yemek çok sıcaktır fakat çocukların bekleyecek gücü yoktur; Ömer her lokmayı üfleyip onları birer birer doyurur, kaynak sonundaki ‘üfliyerekl’ artığı ise aparatla açıkça ayrılır.
- 83
Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
1Çadırdaki yas sona erdi, sevinç ruhu uyandı.
2Çocuklar oynuyor, kadın ferah ve gururluydu.
Çadırdaki matem kesilip sevinç uyanır; ‘süıûr’ dizgi yüzeyi özgünde korunurken anlam, çocukların oyununa ve kadının neşeli gururuna bağlanır.
- 84
Ömer bu âlemi gördükçe içindeydi...
Dedim:
1Ömer bu manzarayı gördükçe kendinden geçiyordu.
2Dedim ki:
Ömer çocukların doyduğu yeni manzarayı gördükçe kendinden geçer; Abbas’ın söze girişi, rahatlamanın ardından gecenin bitmekte olduğunu hatırlatır.
- 85
- Sabâh oluyor kalkalım...
- Evet, haydi!
1Sabah oluyor, kalkalım.
2Evet, haydi!
Abbas sabah olduğunu söyleyip kalkmayı önerir, Ömer de kabul eder; gecelik müdahale tamamlanmıştır fakat ertesi gün kurulacak düzenli destek henüz anlatının son görevidir.
- 86
Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;
Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.
1Teyze, yarın öğleyin yönetime gel, beni bul.
2Emire söyleriz; elbette iyi bir sonuç umulur.
Ömer kadını ertesi gün öğleyin yönetim merkezinde kendisini bulmaya çağırır; emire haber verileceğini söyleyerek tek gecelik yardımı kalıcı hakka çevirecek yolu açar.
- 87
Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
Biz de çıktık vedâ edip artık
1Teyzenin yüzü gülmüştü; baktık.
2Biz de artık vedalaşıp çıktık.
Kadının yüzünün gülmesi, gecenin başındaki öfke ve umutsuzluğun yerini temkinli beklentiye bıraktığını gösterir; ikili onunla vedalaşıp çadırdan ayrılır.
- 88
Hiç görünmeksizin gelip geçene,
Doğru indik Halife'nin evine.
1Yoldan gelip geçenlere görünmeden
2Doğruca halifenin evine indik.
Yoldan geçenlere görünmeden doğruca halifenin evine giderler; gizlilik, yapılan iyiliğin gösteriye çevrilmediğini ve Ömer’in tanınma aramadığını vurgular.
- 89
"Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."
Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.
1Güneş neredeyse doğacak, biraz daha kal.
2Ömer böyle diyerek beni bırakmıyordu.
Gün doğmak üzereyken Ömer Abbas’ı biraz daha yanında tutar; gecenin tanığıyla sessiz bekleyiş, yaşanan olayın hemen kapanmadığını ve vicdanda sürdüğünü hissettirir.
- 90
Etti az sonra subh-i velveledar
Uyuyan şehri kamilen bidar
1Kısa süre sonra gürültülü sabah
2Uyuyan şehri bütünüyle uyandırdı.
Gürültülü sabah uyuyan şehri bütünüyle uyandırır; önceki uhrevi sessizliğin karşısındaki hareket, görünmeyen gece emeğinden gündelik kamu düzenine geçişi işaretler.
- 91
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
-Galiba, teyze, uykusuz kaldın!
1Öğle geçmişti; kadın çıkıp geldi.
2Galiba teyze, uykusuz kaldın!
Öğleyi geçince kadın yönetime gelir ve Ömer onun uykusuz kaldığını sezer; gece yaşanan yoksunluk, gündüz resmî makamda artık adı konmuş bir hak talebine dönüşür.
- 92
İşte bağlanmak üzredir nafakan,
Alacaksın her ay gelip buradan.
1İşte aylığın bağlanmak üzere.
2Her ay buraya gelip alacaksın.
Kadına düzenli aylık bağlanacağı ve her ay gelip alacağı bildirilir; tek gecelik un yardımı kurumsal nafakaya çevrilerek sorunun tekrarlanmasını önleyecek kalıcı çözüm kurulur.
- 93
Şimdi affeyledin değil mi beni?
-Böyle göster fakat adaletini.
1Şimdi beni bağışladın, değil mi?
2Adaletini böyle göster; o zaman bağışlarım.
Ömer bağışlanıp bağışlanmadığını sorar, kadın ise affı adaletin böyle sürdürülmesi şartına bağlar; final, bir gecelik iyilikten çok sürekli ve görünür yönetim sorumluluğunu ölçü yapar.
Metnin kaynağı
Mehmet Âkif Ersoy kimliği sabit revizyon yazar alanı ve bağımsız kaynak denetimiyle bağlandı.
Atıf kanıtını aç ↗Türkçe Vikikaynak sabit oldid 140480; 93 birim/186 dize.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.Bir hata mı var? Bildirin
Sırada ne var?
ey sürüden arkaya kalmış yiğitMehmet Âkif Ersoy · marş→
İthaf, anlatının tarihî çekirdeğine girmeden önce Ali Ekrem Bey’e yönelen saygıyı kaydeder; hemen ardından Abbas’ın kimliği sorularak okur, olayı bir sahabinin tanıklığından dinlemeye hazırlanır.