DDizegâhDijital şiir arşivi
Manzume · 14.–15. yüzyıl

Minbernâme

Minbere çıkıp "Hakk'ı buldum" diyenlere seslenen yirmi dokuz beyitlik mesnevi. Bilme iddiasını, benliği ve şöhret için yapılan kulluğu sırayla hesaba çekiyor; şair sonunda kendini de aynı hükmün içine koyup sözü bırakmaya çağırıyor.

Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.

  1. 1

    Eyâ akl ile irfânım deyenler

    Eyâ mülke Süleymân’ım deyenler

    1Ey akılla irfan sahibi olduğunu söyleyenler

    2Ey mülke Süleyman'ım diyenler

    Mesnevi bir seslenişle açılıyor ve "eyâ" ünlemi ilk dört dizeyi baştan bağlayarak bir hitap listesi kuruyor. İki iddia yan yana konmuş: akılla bilgiye varmak ve mülke sahip olmak. Süleyman adı bu ikinciyi en uç noktasında anıyor, çünkü ona verilen mülk klasik şiirde saltanatın son sınırıdır.

  2. 2

    Eyâ bildim deyenler cümle hâli

    Eyâ vardım deyenler doğru yolu

    1Ey bütün hâlleri bildim diyenler

    2Ey doğru yola vardım diyenler

    Seslenişin ikinci yarısı iddiayı bilgiden yola taşıyor: bilmek ve varmak. Bu beyitte kafiye tutmuyor — "hâli" ile "yolu" mesnevinin ikili kafiye düzenine uymuyor; eski imlâda "yolı" yazımı düşünülebilir ama kaynak dizgisi değiştirilmedi ve bozukluk olduğu gibi bırakıldı.

  3. 3

    Hak’ı buldum deyu irşâd edersin

    Depersin minberi feryâd edersin

    1Hakk'ı buldum diye yol göstermeye kalkarsın

    2Minberi tepeler, feryat edersin

    Manzumenin adı bu beyitten geliyor. Hitap tekil kişiye dönüyor ve iddia bir sahneye bağlanıyor: minberde bağıran, ayağıyla minberi döven bir vaiz. "Depmek" fiilinin kabalığı eleştirinin hedefini de belirliyor — hedef vaaz değil, buldum demenin kendisi.

  4. 4

    Ne bildin neye erdin işbu halde

    Akıllar mat olubdur bu hayalde

    1Bu hâlde ne bildin, neye erdin

    2Akıllar bu hayal karşısında mat olmuştur

    İki soru üst üste geliyor ve cevap beklemiyor; ardından hüküm satrançtan alınmış bir kelimeyle veriliyor. "Mat olmak" yenilmek değil, hamlesiz kalmak demek: akıl bu meselede yanılmıyor, yapacak hamle bulamıyor. Eleştirilen şey böylece aklın kendisi değil, aklın yetkisini aşan iddia oluyor.

  5. 5

    Buna akl ile kimse ermemiştir.

    Göziyle kimse Hak’kı görmemiştir.

    1Buna kimse akılla ermemiştir.

    2Kimse Hakk'ı gözüyle görmemiştir.

    İki dize aynı kalıpla kurulup aynı olumsuz fiille bitiyor: ermemiştir, görmemiştir. Akıl ile göz, yani iç ve dış idrak yolları birlikte kapatılıyor. Kaynakta bu iki dize, çevresindeki bütün dizelerin aksine noktayla bitirilmiş; noktalama olduğu gibi korundu.

  6. 6

    Bu bir deryâdürür akıllar ermez

    Özünden geçmeyen Rab’bini bilmez

    1Bu bir denizdir, akıllar ona ermez

    2Kendinden geçmeyen Rabb'ini bilmez

    Kapatılan yolun yerine bir imge ve bir şart konuyor: mesele deniz kadar geniştir, geçilecek yol da akıl değil kendinden geçmek. "Özünden geçmek" bu manzumenin anahtar deyimi olacak ve sonraki beyitlerde "özünden fâriğ ol", "özüne gel" biçimlerinde dönerek anlamını genişletecek.

  7. 7

    Dilersen bulasın kevn ü mekânı

    Özünden fâriğ ol Rabbini tanı

    1Varlığın ve mekânın sırrını bulmak istersen

    2Kendinden vazgeç, Rabb'ini tanı

    Şart cümlesi bir yöntem veriyor: bilmek için bir şey eklemek değil, bir şey çıkarmak gerekiyor. "Kevn ü mekân" bütün varlık düzenini tek terimle anıyor, karşısına konan şey ise tek kişinin kendinden vazgeçmesi. Ölçü bu kadar büyük ile bu kadar küçük arasında kuruluyor.

  8. 8

    Ki sen benliğini gider aradan

    Bilesin tâ seni kimdir yaradan

    1Sen benliğini aradan çıkar

    2Ki seni kimin yarattığını bilebilsin

    Benlik burada bir engel değil, araya girmiş bir cisim gibi düşünülüyor; "aradan gitmek" onu görüş hattından çekmek demek. İkinci dize bilmeyi bir şarta bağlıyor ve cümlenin sonunu soru biçiminde bırakıyor: bilinecek olan bir bilgi değil, bir fail.

  9. 9

    Sen ü ben eylemek şeytan işidir

    Sen ü ben eylemez ol kim kişidir

    1Sen ve ben diye ayırmak şeytan işidir

    2Gerçekten kişi olan, sen ve ben demez

    Manzumenin en kısa hükmü: benlik bir dilbilgisi meselesine indiriliyor, "sen" ile "ben" zamirleri şeytanın grameri sayılıyor. Aynı ibare iki dizede tekrarlanıp ikincisinde olumsuzlanıyor; böylece beyit söylediği şeyi biçimiyle de yapıyor, aynı sözü bir kez kurup bir kez bozuyor.

  10. 10

    Özünden gayrı kul görmez arada

    Hak’ı hâzır görür ag ü karada

    1Kul, arada kendinden başkasını görmez

    2Akta karada, her şeyde Hakk'ı hazır görür

    Önceki beytin aynasında olumlu hâl anlatılıyor: aradan benlik çekilince görülen şey her yerde hazır olan Hak oluyor. "Ag ü kara" ikilemesi bütünü iki uçla anlatan halk söyleyişidir; soyut bir vahdet iddiası, en gündelik renk çiftiyle ifade edilmiş oluyor.

  11. 11

    Dilersen olasın

    Bu dünyâ gavgasına uyma zinhâr

    1Sırların mahremi olmak istersen

    2Bu dünya kavgasına sakın uyma

    İkinci şart cümlesi geliyor ve ödül sır ortaklığı olarak konuluyor. "Zinhâr" kelimesi yasağı en kesin hâliyle söyleyen bir uyarı sözü; beyit bilgiyi bir mahremiyet ilişkisi sayarak onu kalabalığın gürültüsünden ayırıyor. Bundan sonrası kavganın ne olduğunu anlatacak.

  12. 12

    Ferâgat ol cihânın gavgasından

    Ki nefsin kurtarasın fitnesinden

    1Cihanın kavgasından vazgeç

    2Ki nefsini onun fitnesinden kurtarabilsin

    Uyarı bir kez daha, bu kez sebebiyle söyleniyor: kavgadan çekilmek bir incelik değil, kurtarma işlemi. Beyit iki soyut kelimeyi karşı karşıya koyuyor — ferâgat ile fitne. Kurtarılacak olan da ruh değil nefs; yani düzeltilmesi gereken taraf, kavgayı çeken tarafın kendisi.

  13. 13

    Hemen seyrancısın seyrânın eyle

    Sakın deme ol öyledir bu böyle

    1Sen ancak bir seyircisin, seyrine bak

    2Sakın "o öyledir, bu böyledir" deme

    İnsanın yeri bir kelimeyle belirleniyor: seyranci, yani seyre gelmiş olan. İkinci dize bu yerin gereğini söylüyor — hüküm vermeyi bırakmak. "Ol öyledir bu böyle" kalıbı dedikoduyu ve sınıflamayı taklit ederek anlatıyor; manzume, sonraki beyitlerde bu cümlenin nasıl kavgaya dönüştüğünü gösterecek.

  14. 14

    Özüne gel özüne Tanrı dostu

    Sana direm budur sözün dürüstü

    1Kendine gel, kendine, ey Tanrı dostu

    2Sana söylediğim, sözün en doğrusu budur

    "Özünden geçmek" ile başlayan dizi burada tersine dönüyor: aynı kelime bu kez "özüne gel" biçiminde, kendinden vazgeçmenin karşıtı değil sonucu olarak geliyor. Tekrar edilen "özüne" seslenişi tonu da değiştiriyor; hüküm veren ses, bir an için uyandırmaya çalışan bir sese dönüşüyor.

  15. 15

    Cihan halkının işbudur hayâli

    Hayâli gice gündüz mülk ü mâli

    1Cihan halkının hayali işte budur

    2Gece gündüz hayali mülk ve mal

    Teşhis bölümü açılıyor ve "hayâl" kelimesi iki dizede birbirine kenetleniyor: ilk dize kelimeyi söylüyor, ikincisi içeriğini döküyor. Açılıştaki "mülke Süleymân'ım" iddiası burada halkın gündelik hesabına indirgeniyor; aynı mülk, artık gece gündüz sürüp giden bir kuruntu.

  16. 16

    Eğer söyler olursan Hak sözünü

    Çevirir yüzünü örter gözünü

    1Hak sözünü söyleyecek olursan

    2Yüzünü çevirir, gözünü kapatır

    Tepki bedenle anlatılıyor: yüz çevirmek ve gözü örtmek. İki hareket de duymamayı değil görmemeyi seçmek anlamına geliyor, yani karşı çıkmak bile değil, kapanmak. Beyit hükmü bir sonraki dizeye bırakıyor; okur, bu davranışın kime benzetileceğini henüz bilmiyor.

  17. 17

    Azâzildir Hak’a eylemez ikrar

    Gerekse söyle ana bunca tekrar

    1O Azâzil'dir, Hakk'ı ikrar etmez

    2İstersen ona bunu kaç kere tekrarla

    Benzetme açık ediliyor: yüz çeviren kişi Azâzil, yani secde etmeyi reddeden İblis'tir. Beyit tartışmanın da kapısını kapatıyor — kaç kez söylersen söyle, ikrar gelmez. Şiirin kendi yöntemine dair bir itiraf da var: söz, dinlemeyi seçmemiş birine karşı işlemiyor.

  18. 18

    Binüptür nefs atına hâ seğirdir

    İşitmez kulağı hemen sağırdır

    1Nefs atına binmiş, durmadan koşturur

    2Kulağı işitmez, düpedüz sağırdır

    Nefs bir bineğe dönüşüyor ve "hâ seğirdir" ünlemi koşturmanın temposunu duyuruyor. Klasik tasavvuf dilinde nefse binmek onu yönetmek demektir; burada tersi olmuş, binen sürüklenmiş. Sağırlık da bir kusur değil, önceki beyitte gözünü örten kişinin kulağa yayılmış hâli.

  19. 19

    Hemen bir birinin aybın gözedir

    Gönülden dürlü fitneler gözedir

    1Durmadan birbirinin ayıbını gözler

    2Gönlünden türlü fitneler gözetir

    Beyit kafiyeyi aynı kelimeyi iki kez kullanarak kuruyor: "gözedir". Tekrar bir kafiye zayıflığı gibi görünüyor ama anlatılan şeyle örtüşüyor — aynı bakış, önce başkasının ayıbına, sonra kendi içindeki fitneye çevriliyor. Gözetlemek burada hem izlemek hem beslemek demek.

  20. 20

    Ne idüb nice ideceği bilmez

    Birinin unduğun biri dilemez

    1Ne yaptığını, nasıl davranacağını bilmez

    2Birinin işinin düzelmesini öteki istemez

    İki dize toplumsal hastalığın iki yüzünü veriyor: kendi hâlini bilmemek ve başkasının iyiliğini istememek. "Unduğun" kelimesi onmak, yani işi yolunda gitmek fiilinden geliyor; hasedi ad koymadan, yalnız istememe fiiliyle anlatmak beyti öğütten teşhise yaklaştırıyor.

  21. 21

    Eğer mâlin var ise kavm ü kardeş

    Cihan halkı seninle cümle yoldaş

    1Malın varsa herkes akraba, herkes kardeş

    2Cihan halkının tamamı seninle yoldaş

    Manzumenin en soğuk beyti: yakınlık bir mal şartına bağlanıyor ve akrabalık, kardeşlik, yoldaşlık aynı sıraya diziliyor. Fiil yok, hüküm de yok — yalnız şart ile sonuç. Bu sadelik onu bir atasözü gibi çalıştırıyor, tekke dilinden gündelik hayatın diline bir adım atıyor.

  22. 22

    Eğer kendü halinde bir aşıkdur

    Ana derler ki iş sevmez ışıkdur

    1Biri kendi hâlinde bir âşıksa

    2Ona "iş sevmez ışıktır" derler

    Malı olmayan tarafın karşılığı da veriliyor: kendi hâlinde yaşayan âşığa tembel damgası vuruluyor. "Işık" gezgin dervişin halk dilindeki adıdır ve dizede küçültücü bir sıfat gibi kullanılıyor. Beyit, sözün kimden geldiğine dikkat çekmek için hükmü doğrudan halkın ağzına bırakıyor.

  23. 23

    Aşık olsam adım tenbel Alâyî

    Eğer sofi isem derler

    1Âşık olsam adım "tembel Alâyî" olur

    2Sofi olsam "ikiyüzlü" derler

    Şair kendini de teşhisin içine koyuyor ve bunu mahlasıyla yapıyor: kaynakta italik dizilmiş "Alâyî" adı, Vikikaynak'ın şaire verdiği Alâeddin Gaybî adıyla aynı kökten. İki yol da kapalı — âşık olsa tembel, sofi olsa mürâî sayılacak. Eleştiri böylece dışarıdan içeriye dönüyor.

  24. 24

    Ha bir cenkdir biri birin beğenmez

    Arifler Hak’dan özge nesne bilmez

    1Sürekli bir kavgadır, kimse kimseyi beğenmez

    2Ârifler ise Hak'tan başka bir şey bilmez

    Beyit iki dünyayı yan yana koyuyor: birinci dizede kimsenin kimseyi beğenmediği kalabalık, ikincisinde başka bir şeye bakmayan ârif. Karşıtlık bağlaçla değil, yalnız sıralamayla kurulmuş. "Cenk" kelimesi de tartışmayı savaşa yaklaştırarak on birinci beyitteki "gavga" hükmünü doğruluyor.

  25. 25

    Bulurlar bir sözü bin söz ederler

    Koyup doğru yolu eğri giderler

    1Bir söz bulup onu bin söze çevirirler

    2Doğru yolu bırakıp eğri giderler

    Sayı büyütmesi eleştirinin aracı oluyor: bir sözden bin söz çıkarmak, bilgiyi çoğaltmak değil dağıtmak sayılıyor. İkinci dize sonucu yön olarak veriyor; söz kalabalığı doğrudan yol sapmasına bağlanıyor. Manzumenin sonunda şairin kendi sözünü kesmesi de bu beyitten hazırlanıyor.

  26. 26

    Söz ile bulmak olsa idi Hak’kı

    Uçup arşa çıkaydı cümle

    1Hakk'ı söz ile bulmak mümkün olsaydı

    2Bütün fakihler uçup arşa çıkardı

    Karşı olgusal bir cümle, iddiayı en görünür yerinden vuruyor: söz yeterliyse ilim ehli çoktan göğe yükselmiş olurdu. "Faki" kaynakta bu imlâyla duruyor ve fıkıh bilginini karşılıyor. Uçmak fiilinin somutluğu, alay ile delili aynı dizede birleştiriyor.

  27. 27

    Cihanda şimdi kavga çoğalubdur

    Cihânı fitne-i şeytan alubdur

    1Cihanda şimdi kavga çoğalmıştır

    2Cihanı şeytanın fitnesi almıştır

    Teşhis zamana bağlanıyor: "şimdi" kelimesi hükmü şairin kendi devrine çekiyor. İki dize de "cihan" ile açılıp aynı ses düzeninde kapanıyor, böylece kavga ile fitne aynı olayın iki adı hâline geliyor. Dokuzuncu beyitteki şeytan burada bir kişiden bir kuşatmaya dönüşmüş.

  28. 28

    Eğer âlim eğer sofi vü derviş

    Heman şöhret olubdur cümle cünbiş

    1Âlim de olsa, sofi de derviş de

    2Bütün kımıldanışın sebebi şöhret olmuştur

    Son hüküm üç unvanı birden kapsıyor ve hepsini tek sebebe bağlıyor: şöhret. "Cünbiş" hareket, kımıldanış demek; kelime kulluğu bir devinme olarak gösterip niyetini boşaltıyor. Manzumenin başındaki minber sahnesi burada bütün bir zümrenin hâline genişlemiş oluyor.

  29. 29

    Ko sözü fâriğ ol Kaygusuz Abdal

    Ki sözden açılur cümle

    1Sözü bırak, vazgeç Kaygusuz Abdal

    2Çünkü bütün dedikodu sözden açılır

    Mahlas beyti manzumenin kendi yöntemini de kapatıyor: yirmi dokuz beyit boyunca sözle yürütülen eleştiri, sözü bırakma emriyle bitiyor. "Fâriğ ol" ibaresi yedinci ve on ikinci beyitlerden buraya taşınmış; şair kendinden ve kavgadan vazgeçmeyi istedikten sonra en son kendi konuşmasından vazgeçiyor.

Kavram sözlüğü (8) ↓
Kaynak

Metnin kaynağı

Türkçe Vikikaynak'taki 144168 numaralı sürüm esas alındı. Başlık kaynağın kendisinden: derlemede metnin başına sağa hizalı "— Minbernâme—" konmuş, bu satır başlık sayıldı ve dize olarak alınmadı; "— 4 —" sıra işareti de metne girmedi. Metin iki taranmış yaprağa bölünmüş, birleştirilerek verildi. Kaynağın dizgisi korundu: beşinci beyitteki iki dize noktayla bitiyor, ikinci beyitte kafiye tutmuyor (hâli / yolu), "faki" ve "ışıkdur" yazımları da kaynakta böyle. Mahlas dizeleri italik dizilmiş (Alâyî, Kaygusuz Abdal); italik işaretleri atıldı.

Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Bir hata mı var? Bildirin

Yanlış bir dize, hatalı bir çeviri ya da eksik bir kaynak gördüyseniz yazın. Metni doğrulayıp düzeltiyoruz.

Okumaya devam edin

Sırada ne var?

Sonraki şiirTama’ımız ne azadır ne çoğaKaygusuz Abdal · Nefes

Kavram sözlüğü

8 kavram bulundu.

irfân

sezgiyle elde edilen bilgi, gönül bilgisi

kevn ü mekân

varlık ve mekân; bütün yaratılmış düzen

mahrem-i esrâr

sırlara ortak olan, sır arkadaşı

Azâzil

secdeyi reddeden İblis'in adı

ışık

gezgin derviş; halk dilinde âşık

mürâî

iki yüzlü, gösteriş için ibadet eden

faki

din hukukunu ve ibadet hükümlerini bilen kişi; kaynakta kısaltılmış imlâyla

kil ü kal

dedikodu, laf kalabalığı