Yâ İlâhî ne günehkârım ki yüz tutup sana
Uzun yakarış, yaratılış nimetlerinden kişisel kusurlara ilerler; şair günahlarını sayarken ilahî yardım ve bağışlanma umudunu bırakmaz.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Yâ İlâhî ne günehkârım ki yüz tutup sana
Hâlimi i’lân kılam yâhud kılam kasd-ı atâ
1Ey Allah’ım, ne büyük günahkârım ki yine de yüzümü sana çeviriyorum.
2Hâlimi açıklayıp bağış dilemeye niyet ediyorum.
- 2
Mahzen-i hikmette gizlü gençlerin izhâr edüp
Od u su toprağ u yeller eyledin resm-i binâ
1Hikmet hazinesindeki gizli hazineleri ortaya çıkarıp
2ateş, su, toprak ve yelden bu yapıyı kurdun.
Mahzen-i hikmette saklı gençler yahut hazineler ortaya çıkarılırken yaratılış gizli bir depodan açığa çıkış gibi düşünülür. Od, su, toprak ve yel bu resm-i binânın dört maddesi olur; insan bedeni İlâhî hikmetin düzenlediği bir yapı olarak belirir.
- 3
Kudretinden yaradup insân-ı kâmil eyledin
Bâhusus verdin bana
1Kudretinle insanı yaratıp onu kâmil kıldın.
2Özellikle bana cüzî irade verdin.
Kudret fiili insanı yalnız yaratmakla kalmaz, onu insân-ı kâmil mertebesine yöneltir. Cüz’î iradenin özellikle “bana” verilmesi, genel yaratılıştan kişisel sorumluluğa geçiştir; şair günahlarını anlatmadan önce seçme gücünün kendisinde bulunduğunu kabul eder.
- 4
Her kemâlât ile pür kıldın maârif gencini
Kıldın sâhibi yâ Rabbenâ
1Marifet hazinesini her türlü olgunlukla doldurdun.
2Ey Rabbimiz, anlayış ve basiret sahibi kıldın.
Maârif genci her kemâlât ile doldurulan bir hazine gibi açılır. İz’ân ile basîret, bu birikimin kişideki iki görme ve kavrama yetisidir; “yâ Rabbenâ” hitabı, bilgi övgüsünü sahiplenme yerine onu veren Rabb’e yönelmiş şükre bağlar.
- 5
Dîde-i câna çeküp lâkin cehâlet perdesin
Zulmet ü gaflette kaldım işlerim sehv ü hatâ
1Ama can gözüme cehalet perdesini çekip
2karanlık ve gaflet içinde kaldım; işlerim yanlış ve hata oldu.
Dîde-i cânın önüne çekilen cehâlet perdesi, iç görüşü daha başlangıçta karartır. Zulmet ve gaflet bu kapanmanın ortamı, sehv ü hatâ ise gündelik işlerdeki sonucudur; kul verilen basîrete rağmen kendi eylemlerinin yanlışlığa düştüğünü itiraf eder.
- 6
Cânı saydetmiş mekes vâr ankebût-i dehr-i dun
Bağlayup her cânibin ser rişte-i nefs ü hevâ
1Alçak dünya örümceği, canımı sinek gibi avlamış;
2nefis ve heva ipliğinin ucuyla her yanımı bağlamış.
Dehr-i dun bir ankebût, can ise onun saydettiği mekes biçiminde küçülür. Nefs ü hevânın ser-riştesi bedenin her yanını bağlayan ağ ipliğidir; dünya, nefis ve arzu birlikte çalışarak ruhu hareket edemez bir av hâline getirir.
- 7
Dembedem tesbîh okur taşlar ağaçlar cümle hep
Her ne kim eşyâ kamu lûtfun dilerler dâimâ
1Taşlar ve ağaçlar her an hep birlikte tesbih eder.
2Bütün varlıklar daima senin lütfunu diler.
Taşlar ve ağaçların dembedem tesbîhi, ibadeti insan sözünün dışına yayar. “Her ne kim eşyâ” ifadesi bütün varlığı bu koroya katar; hepsinin dâimâ lütuf dilemesi, kulun suskunluğunu evrendeki sürekli yakarışla karşı karşıya getirir.
- 8
Kalmışım zulmette râh-ı Hak’ka yok bende sülûk
Akl u fikrim cezbedüp nakş u hayâl-i
1Karanlıkta kaldım; Hak yolunda ilerleyişim yok.
2Allah’tan başka şeylerin suret ve hayalleri aklımı ve fikrimi kendine çekiyor.
Zulmette kalan kişi râh-ı Hak üzerinde sülûk edemediğini açıkça söyler. Nakş u hayâl-i mâsivâ akıl ile fikri cezbeden görüntülerdir; yolculuğun önündeki engel dışarıdaki karanlıktan çok, Allah dışındaki suretlere içeriden bağlanmadır.
- 9
Cisme me’mûr olmuşum rûhâni işler bende yok
Cümle hep nefsin hevâsından çıkar bu mâcerâ
1Bedene hizmetle görevlendirilmişim; bende ruhani işlerden eser yok.
2Bu maceranın bütünü nefsin arzusundan doğuyor.
Cisme me’mûr olmak bütün emeğin bedene ayrıldığını, rûhânî işlerin ise boş kaldığını gösterir. Mâcerânın nefsin hevâsından çıkması, bu dengesizliğin kaynağını da belirtir; kul görevini ruha değil arzuya hizmet edecek biçimde tersine çevirmiştir.
- 10
Geleli bu âleme bir lâhze emrin tutmadım
Sâlik olmadım tarîk-ı müstekîme câbecâ
1Bu dünyaya geleli emrini bir an bile tutmadım.
2Hiçbir yerde doğru yolun yolcusu olmadım.
Âleme geleli bir lâhze bile emri tutmamak, tek olaydan ziyade ömre yayılan itaatsizliği anlatır. Tarîk-ı müstekîme câbecâ sâlik olamamak da bu itirafı mekâna yayar; zamanın hiçbir anında, yerin hiçbir noktasında doğru yürüyüş kurulamaz.
- 11
Sözlerim gıybet bendedir hem sû-i zan
Her ne denlü var ise buğz ü hased kibr ü riyâ
1Sözlerim gıybet ve kötülük; kötü zan da bende.
2Kin, haset, kibir ve gösterişten ne varsa hepsi bende.
Gıybet ve mesâvî doğrudan sözlere yerleşmiş, sû-i zan ise zihnin bakışını bozmuştur. Buğz, hased, kibir ve riyânın art arda sıralanması kusurları tek tek mazeret olmaktan çıkarır; konuşan kötülüğün dilde, düşüncede ve tavırda toplandığını kabul eder.
- 12
Âsiyim ümmülfesâdım bendedir her
Mutrib-i sâzendeyim gûyendeyim yüzüm kara
1Asiyim, kötülüğün anasıyım; bütün kötü işler bende.
2Çalgı çalan ve söyleyen biriyim; yüzüm kara.
“Âsiyim” sözü açık başkaldırıyı, ümmülfesâd ise kötülüklerin kaynağı olma iddiasını büyütür. Mutrib, sâzende ve gûyende kimlikleri eğlence meclisini çağırırken “yüzüm kara” hükmü bu becerileri övünç değil utanç sebebi yapar.
- 13
Ekledüp meyhâne sadrında lokmasın
Söylerim nûşeyleyip hamr-i serâ
1Meyhanenin başköşesinde kerahat lokmasını yiyip
2şarap içerek boş ve eğlencelik sözler söylerim.
Meyhâne sadrında yenilen kerâhet lokması, günahı sofraya konan bir yiyecek kadar somut kılar. Hamr-i serâ içildikten sonra lehviyyet söylenmesi, ağızdan giren haramla ağızdan çıkan boş sözü bağlar; meclisin başköşesi ahlâkî düşüşün sahnesine döner.
- 14
Akl ü dînim hânesin seyl-i yıkıcak
Kande kalur ilm ü erkân ü edep ud ü hayâ
1Pislik seli akıl ve din evimi yıkınca
2ilim, erkân, edep, utanma ve hayâ nerede kalır?
Seyl-i habâset akıl ve din hânesini yıkan kirli bir taşkındır. “Kande kalur” sorusu ilm, erkân, edep, ud ve hayâyı birer birer yoklar; ev çökünce yalnız bilgi değil, davranış düzeni ile utanma duygusu da barınacak yer bulamaz.
- 15
Şol kadar jeng-i küdûretten muattal oldu kim
Yok liyâkat kılmağa mir’ât-ı kalbim rûşenâ
1Gönül aynam pas ve kederden öyle işlemez oldu ki
2onu aydınlatmaya artık liyakatim yok.
Mir’ât-ı kalp jeng-i küdûretle kaplandığı için artık ışık yansıtamaz. “Muattal oldu” sözü aynanın geçici bulanıklığını değil işlevsizliğini bildirir; rûşenâ kılmaya liyakat bulamayan kul, temizlenme gücünü de kendinde göremez.
- 16
Kabiliyyet bende yok kim ben beni idem halâs
Şöyle zârım ki mekânımdır dehân-ı ejdehâ
1Kendimi kurtaracak yeterlilik bende yok.
2Öyle inlerim ki sanki mekânım ejderhanın ağzıdır.
Kabiliyyetin yokluğu, kişinin “ben beni” diyerek kendi kurtarıcısı olamayacağını kesinleştirir. Dehân-ı ejdehânın mekân sayılması ise zâr sesi tehlikenin tam içinden yükseltir; dua eden, kaçabileceği bir kıyıda değil yutulmak üzere olduğu ağızdadır.
- 17
Dest-i istiğfâr ile yırtam perdesin
İdeyim temkin kılam bir dem hayâ-yi kibriyâ
1Bağışlanma eliyle dünya bağlarının perdesini yırtayım;
2bir an sağlam durup ilahî ululuk karşısında hayâ duyayım.
Dest-i istiğfâr, alâyık perdesini yırtacak somut bir el gibi çalışır. Temkin kılmak savrulmayı durdurma, hayâ-yi kibriyâ ise İlâhî büyüklük önünde edep bulma isteğidir; bağlardan kurtuluş ancak istikrar ve utanmayla anlam kazanır.
- 18
Feyz ire ism-i ğafûrundan meğer etbâıma
Pes dola nûr-i rahîminden derûn-i dilküşâ
1Gafûr adından ardımdakilere de feyiz erişsin;
2gönül açan iç dünyamız Rahîm’in nuruyla dolsun.
İsm-i Gafûr’dan gelen feyzin etbâa erişmesi, bağış talebini yalnız konuşanın nefsine kapatmaz. Nûr-i Rahîm’in derûn-i dilküşâyı doldurmasıyla affın ardından iç açılması gelir; iki İlâhî ad, silinme ve aydınlanma yönlerini ayrı ayrı taşır.
- 19
Avn-i lûtfun olmadıkça ey hakîm-i
Yâreler hergiz unulmaz derdlere olmaz devâ
1Ey yardımına başvurulan hikmet sahibi, lütfunun yardımı olmadıkça
2yaralar asla iyileşmez, dertlere deva bulunmaz.
Avn-i lütuf bulunmadığında yârelerin unulmaması ve derde devâ çıkmaması, iyileşmeyi bütünüyle İlâhî yardıma bağlar. Hakîm-i müstean hitabı hem hikmeti hem kendisinden medet isteneni birleştirir; kul kendi tedavisinin kaynağı olmadığını bilir.
- 20
Dilerim izzin celâlin hürmetiyçün düşmüşe
Rahmetinle fazl u lûtfun eyle yâ Rap rehnümâ
1İzzetin ve yüceliğin hürmetine, düşmüş kul için dilerim:
2Rahmetin, fazlın ve lütfun ona yol gösterici olsun, ey Rab.
İzzet ve celâlin hürmeti, düşmüş kul adına yapılan dileğin dayanağıdır. Rahmet, fazl ve lütfun rehnümâ olması istenir; yardım yalnız yükü kaldırmayacak, yönünü kaybetmiş kişiye yol da gösterecektir. “Yâ Rap” hitabı bu rehberlik talebini doğrudanlaştırır.
- 21
Bin günâh etsem de hâşâ ki ümîdim kat’edem
Yüz tutup Âşık Ömer dergâhına eyler duâ
1Bin günah işlesem de asla ümidimi kesmem.
2Âşık Ömer yüzünü dergâhına çevirip dua eder.
Bin günah ihtimali ümidin kat’edilmesiyle karşılaştırılır ve “hâşâ” bu kopuşu reddeder. Âşık Ömer’in yüzünü dergâha çevirip dua etmesi, şiirin başındaki yüz tutma hareketini mahlasla tamamlar; suçların çokluğu kapıya yönelişi durdurmaz.
- 22
Mağfiret kıl yâ Gafûr yüzüme vurma karesin
Ey behakk-ı seyyid-ül ebrâr hatm-ül enbiyâ
1Ey Gafûr, beni bağışla; yüzüme karasını vurma.
2İyilerin efendisi ve peygamberlerin sonuncusu hakkı için yalvarırım.
Gafûr adına yönelen mağfiret isteği, günah karasının yüze vurulmaması duasıyla kişisel bir mahcubiyet taşır. Seyyid-ül ebrâr ve hatm-ül enbiyâ unvanları Hz. Muhammed’i vesile kılar; kul affı kendi değerine değil peygamberin hakkına dayanarak ister.
Metnin kaynağı
Ergun 1936 şiir No.158 Âşık Ömer bölümündedir ve gövdede Ömer mahlası açıkça görünür.
Atıf kanıtını aç ↗Kaynak ergun1936-n158-511A1959E12E; Ergun 1936 No.158, PDF 179-180; 22 birim/44 dize. Tarama yeniden dağıtılmadı; belirsiz yüzeyler ikinci tanık olmadan tekleştirilmedi.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Günahkâr kulun yüzünü İlâhî huzura çevirmesi, utanma ile ümit arasındaki ilk eşiği kurar. Hâli i’lân etmek iç döküşü, kasd-ı atâ ise bağış isteme yönelişini belirtir; kişi kusurunun büyüklüğüne rağmen duadan vazgeçmez.