Âhiret Yolu
Mehmet Âkif, bir mahalle evinden çıkarılan cenazeyi sokaktan musallaya ve mezara kadar izler. Yakınların yakıcı feryadı kalabalık uzaklaştıkça duyulmaz olur; tabut, ölümün kayıtsız akışı içinde sahilsiz bir denize sürüklenen tahta parçasına benzer. Musalla taşı faniliği bildiren bir kürsüye dönüşür, mezarın kapanışı ise geride kalan küçük kızın dinmeyecek acısıyla karşı karşıya getirilir.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
sokakta sâde bir 'âmîn!' sadâsıdır gidiyor:
mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.
1Sokakta yalnız bir ‘âmin!’ sesi ilerliyor:
2Mahalle halkı toplanmış, imam dua ediyor.
- 2
basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,
başında çınlayan âvâzı dinliyor, ;
1Alçak tavanlı bir ev; kapının hemen içinde bir tabut,
2başucunda çınlayan sesi şaşkınlık içinde dinliyor.
Basık ev ile kapı dibindeki tabut, ölümün gündelik ve dar mekâna sığmış hâlini kurar. Tabutun başında yükselen sesi ‘şaşkınlıkla dinlemesi’, cansız nesneye bilinç vererek törendeki donukluğu belirginleştirir.
- 3
denildi: 'fâtiha!'; âmîni kestiler bu sefer,
göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
1‘Fatiha!’ denildi; bu kez âmin sesleri kesildi,
2göğüsler inledi; ardından açık duran eller,
Fatiha çağrısının ardından âminlerin kesilmesi, gürültülü duayı bedensel bir yas sessizliğine çevirir. İnleyen göğüsler ve açık eller, cemaatin acısını hem ses hem hareket üzerinden görünür kılar.
- 4
hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;
deminki zemzemeler bir zaman için dindi.
1hüzünlü alınları bir kez okşayıp aşağı indi;
2az önceki mırıltılar bir süreliğine sustu.
Dua için açılan ellerin hüzünlü alınlara sürülüp indirilmesi törenin tanıdık kapanış hareketidir. Mırıltıların geçici olarak dinmesi ise ölüm karşısındaki sessizliğin kalıcı değil, yeni bir çağrıya kadar süreceğini sezdirir.
- 5
duyuldu sonra imâmın ,
diyordu:
1Sonra imamın kederli çağrısı duyuldu,
2şöyle diyordu:
İmamın kederli sesi yeniden yükselirken şiir dışarıdan gözlem anlatımından doğrudan konuşmaya geçer. Bu geçiş, okuru cenaze cemaatinin arasına sokar ve birazdan verilecek toplu tanıklığa hazırlar.
- 6
- söyleyin allâh için şu merhûmu,
nasıl bilirsiniz ey müslümanlar?
1— Allah için söyleyin, bu merhumu,
2nasıl bilirsiniz ey Müslümanlar?
İmam, merhum hakkındaki hükmü Allah adına cemaate sorar. Ölünün dünyadaki hayatı tek kişinin sözünden değil, onu tanıyan topluluğun ortak hafızasından geçirilerek ahiret düşüncesine bağlanır.
- 7
- iyi biliriz!
- yarın huzûr-i ilâhîde toplanıp hepiniz,
1— İyi biliriz!
2— Yarın Allah’ın huzurunda hepiniz toplandığınızda,
Cemaatin kısa ve kesin ‘İyi biliriz’ cevabı, bireysel ayrıntıları dışarıda bırakan ortak bir iyilik tanıklığıdır. Tek ağızdan verilen hüküm, mahallenin merhuma son görevini yerine getirdiğini anlatır.
- 8
bu yolda edersiniz ya?
- evet!
1onun için güzel tanıklık edersiniz, değil mi?
2— Evet!
İmam, bugünkü cevabın yarın ilahi huzurda da tekrarlanıp tekrarlanmayacağını sorar. Böylece cenazedeki söz sıradan bir teselli olmaktan çıkar, hesap gününde geçerli olacak ahlaki sorumluluğa dönüşür.
- 9
- imâm efendi, helâllık da iste, merhamet et...
- helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.
1— İmam efendi, helallik de iste; merhamet et...
2— Öyleyse şimdi hakkınızı helal edin.
Cemaatten biri imamın helallik istemesini hatırlatır; acele ettiren bu merhamet çağrısı, ölünün insanlarda kalmış haklarla bekletilmemesi arzusudur. İmam da yaşayanları haklarını bağışlamaya davet eder.
- 10
- helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!
cemâatin yüreğinden kopup 'helâl olsun! '
1Helal edin de adamcağızı daha fazla bekletmeyin!
2Cemaatin yüreğinden kopan ‘Helal olsun!’
‘Bekletmeyin adamcağızı’ sözü, cenazeyi yolculuğa çıkmayı bekleyen biri gibi gösterir. Cemaatin yürekten yükselen helallik sesi, resmî tören kalıbını içten ve toplu bir bağışlama anına çevirir.
- 11
nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ,
misâli uğradı evden; fezâda yükseldi
1saf sesiyle birlikte cenaze, içten bir ah
2gibi evden geçti; ses göğe yükseldi.
Saf helallik çağrısıyla tabutun evden çıkışı aynı anda verilir. Cenazenin içten bir ah gibi kapıdan geçip sesin göğe yükselmesi, somut taşıma hareketini mahallenin ortak kederiyle birleştirir.
- 12
içerde başladı bir şimdi;
baş örtüsüyle kadınlar gözüktü pencereden:
1Şimdi içeride bir ağıt coşkusu başladı;
2başörtülü kadınlar pencerede göründü:
Tabut dışarı çıkar çıkmaz evin içinde bastırılmış yas taşar ve kadınlar pencerede görünür. Dışarıdaki düzenli dinî tören ile içeride başlayan coşkun ağıt arasındaki karşıtlık böylece açıkça kurulur.
- 13
- bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!
- yıkıldı dostlar evim, barkım... ah gitti kocam! ..
1— Sonunda bizi bırakıp gittin, öyle mi kardeşim!
2— Evim barkım yıkıldı dostlar... Ah, kocam gitti!..
Kardeşin ‘bizi bıraktın’ feryadı, ölümü giden kişinin seçimiymiş gibi sorgular. Ardından eşin evinin ve barkının yıkıldığını söylemesi, kaybın yalnız duygusal değil bütün hayat düzenini çökerten yönünü açar.
- 14
- dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!
- tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
1— Dayım melek gibi bir insandı; nasıl yanmam!
2— Tam otuz yıldır komşuyuz; bir kez olsun,
Yeğen, dayısını meleğe benzeterek yasına ahlaki bir gerekçe verir. Komşunun otuz yıla yayılan hatırası ise merhumun iyiliğini soyut övgüyle değil, kimseye öfkeyle seslenmemiş olmasıyla somutlaştırır.
- 15
kızıp da 'ey!' demiş insan değildi, hemşîre!
- zavallı remziye! boynun büküldü evlâdım...
1kızıp da birine ‘Hey!’ demiş insan değildi, kardeşim!
2— Zavallı Remziye! Boynun büküldü evladım...
Komşuluk tanıklığının ikinci dizesi merhumun yumuşaklığını gündelik bir hitap üzerinden tamamlar. Hemen ardından Remziye’nin boynu bükük kalışı, yetişkinlerin övgüsünden ailesinin gelecekteki eksikliğine geçiş sağlar.
- 16
- babam ne oldu?
- baban... öldü.
1— Babam ne oldu?
2— Baban... öldü.
Çocuğun yalın ‘Babam ne oldu?’ sorusuna ölüm kelimesi güçlükle söylenir. Noktalarla bölünen cevap, yetişkinlerin bildiği gerçeğin beş yaşındaki bir kıza aktarılırken nasıl ağırlaştığını duyurur.
- 17
- etme ayşe hanım,
bu söylenir mi ya? hicrân olur zavallı kıza...
1— Yapma Ayşe Hanım,
2bu söylenir mi? Zavallı kızın yüreği parçalanır...
Ayşe Hanım’a yönelen itiraz, çıplak ölüm haberinin çocuğun yüreğini parçalayacağını söyler. Çevredeki kadınlar gerçeği geri alamadıkları için en azından öksüzü avutmaya çağrılır; yas koruyucu bir telaşa dönüşür.
- 18
ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...
açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...
1Ayol, şu öksüzü biraz avutsanıza...
2Cumbayı açın da çevresine baksın, ağlamasın...
Çocuğun ağlamasını dindirmek için cumbanın açılması istenir; dışarıyı göstermek basit bir oyalanma çabasıdır. Fakat pencere aynı zamanda cenazenin geçtiği sokağa açıldığı için teselli girişimi kaybın görüntüsünden kaçamaz.
- 19
göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,
sevimli bir küçücek kız... beşinde ancak var.
1Cumbada tombul, sarışın biri göründü; baktım,
2sevimli, küçücük bir kız... Daha ancak beş yaşında.
Şair cumbada görünen tombul, sarışın çocuğu kalabalıktan ayırıp yakından betimler. Onun henüz beş yaşında olduğunun belirtilmesi, ölüm bilgisini taşıyamayacak kadar küçük oluşunu ve savunmasızlığını vurgular.
- 20
donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi.
1Solgun yanaklarında parlayan yaşlar,
2zavallının eriyen günahsız ruhuydu.
Solgun yanaktaki yaşlar yalnız bedensel ağlama değildir; günahsız ruhun erimesi gibi okunur. Bu yoğun benzetme çocuğun sessiz acısını yetişkinlerin yüksek sesli ağıtlarından daha kalıcı ve yakıcı kılar.
- 21
benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.
sefine pâre ki sırtında ,
1O ağıt, benim hafızamda sonsuza dek ağlıyor.
2Duygusuz bir dalganın sırtındaki gemi parçası,
Şair, o sahnenin kendi hafızasında sonsuza dek ağladığını söyler ve kişisel tanıklığını deniz imgesine bağlar. Duygusuz dalga üstündeki gemi parçası, birazdan tabutun geri dönülmez hareketini açıklayacaktır.
- 22
yüzer... önünde ademden nişâne bir engin,
çeker durur onu açıklarına;
1yüzer... Önünde yokluktan iz taşıyan engin bir deniz,
2onu kıyısız açıklara doğru sürükleyip durur;
Tahta parçasının önündeki enginlik yokluğun izini taşır; belirli bir limana değil sahilsiz açıklara açılır. Dalgaların onu durmadan çekmesi, ölüm yolculuğunun irade ve dönüş imkânı bırakmayan akışını anlatır.
- 23
bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana?
cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
1dalga, bir taşın üstünde durup ağlayana bakar mı?
2Cenaze cemaatin omuzlarında çalkalandıkça,
Dalganın kıyıda ağlayana bakmayacağı sorusu, tabiatın ve ölümün geride kalan acıya kayıtsızlığını kesinleştirir. Cenazenin omuzlarda çalkalanması da deniz imgesini gerçek tören hareketine geri bağlar.
- 24
o tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.
nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?
1dalgalara düşmüş o tahta parçasına benziyordu.
2Uzaktan inleyen kadını nasıl duyabilir?
Tabut artık dalgalara düşmüş bir tahta parçasıdır; onu taşıyan kalabalık da dalga gibi hareket eder. Uzakta kalan kadının sesini duyamaması, ölenle yakınları arasındaki kopuşu işitme üzerinden anlatır.
- 25
nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını?
bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,
1Yetimin çağlayan gözyaşını nasıl görebilir?
2Kıyameti andıran bu gürültü içinde söner,
Yetimin taşan gözyaşını göremeyen cenaze, geride kalan iki temel acıya da kapalıdır: eşin feryadı ve çocuğun yaşı. Kıyameti andıran uğultu büyürken en kişisel seslerin kaybolması şiirin acı çelişkisidir.
- 26
samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.
değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:
1yaratılışın derinini yakan insan iniltisi.
2Demek ki feryadın sınırı sanıldığı kadar geniş değilmiş:
Kalabalığın büyük gürültüsü, insanın yaradılış derinini yakan tekil iniltiyi söndürür. Şair böylece törenin görkeminin acıyı büyütmek yerine örtebildiğini, ortak ses içinde bireysel kederin silindiğini gösterir.
- 27
sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.
o tahta pâre-i câmid, o ,
1Sokağın sonundan dönülünce yas sesleri kesildi.
2O cansız tahta parçası, o sessiz keder,
Feryadın erişim alanı sokağın uzunluğu kadar çıkar; köşe dönülünce evdeki matem işitilmez olur. Bu ani kesilme, yakınların sonsuz sandığı acıyla gündelik mekânın sınırlı işitme mesafesini karşılaştırır.
- 28
güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût
içinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;
1yolu üzerindeki gölgeleri heybetli bir sessizliğin
2içinde toplayarak insan dalgalarıyla ilerliyor;
Cansız tahta ve sessiz keder aynı tabutta birleşir. Yol üzerindeki insanlar ‘gölge’ diye anılarak yaşayan kalabalığın da ölüm karşısında geçici ve silik varlıklara dönüştüğü düşündürülür.
- 29
zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor.
bu neye sık sık değişsin efrâdı?
1artık yere bakmıyor, ‘Gökyüzü’ diyerek gidiyor.
2Bu tabutun taşıyıcıları neden sık sık değişiyordu?
Tabut artık yere değil göğe yönelmiş sayılırken onu taşıyan kişilerin sık sık değişmesi dikkat çeker. Manevi yolculuğun yukarıya çevrilen yönü ile insan omzunun kısa sürede yorulması aynı birimde karşılaşır.
- 30
suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:
evet bekâ ezecek ,
1Bu soru düşünceye büyük bir gerçeği anlattı:
2Evet, sonsuzluk inleyen ölümlü bedeni ezecek,
Taşıyıcıların neden değiştiği sorusu, düşünceye büyük gerçeği açar: Sonsuzluk, inleyen ölümlü bedeni ezecektir. Sıradan bir tören ayrıntısı böylece faniliğin fiziksel sınırını açıklayan işarete dönüşür.
- 31
vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,
bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
1beden sonsuz ömrü taşıyamayacak.
2Bu korkunç yükün altında dizler titrer;
Beden sonsuz ömrü taşıyamaz; korkunç yük altında dizlerin titremesi bu yetersizliği görünür kılar. Ebediyet fikri soyut bir süre olmaktan çıkar, canlı bedenin altında sarsıldığı gerçek bir ağırlık kazanır.
- 32
dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!
ağır ağırgidiyorken cenâze kâfilesi,
1insan omzu üç adımdan fazlasına dayanmıyor!
2Cenaze alayı ağır ağır ilerlerken,
İnsan omzunun üç adımdan fazla dayanmaması, faniliği ölçülebilir bir yorgunluk hâline getirir. Aynı anda ağır ağır ilerleyen cenaze alayı, bu sınırlı omuzların birbirini devralmasıyla yolunu sürdürebilir.
- 33
nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi.
çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
1sonunda ilk durağı olan musallaya vardı.
2Ölümün hatibi son kürsüsüne çıkınca,
Musalla cenaze yolunun ilk durağıdır; yolculuğun henüz tamamlanmadığını ‘birinci merhale’ sözü bildirir. Ölümün hatibi bu son kürsüye çıkınca taş, taşıma aracı olmaktan çıkıp sessiz bir vaaz yerine dönüşür.
- 34
açıldı dîde-i im'âna perde perde hayât.
*******
1düşünce gözüne hayatın perdeleri birer birer açıldı.
2*******
Musallada düşünce gözüne hayatın perdeleri açılır; ölüm, gündelik görünüşün örttüğü gerçeği görünür yapar. Ardından gelen yıldızlı ayraç, sokak anlatısından musalla taşının doğrudan dersine geçişi belirler.
- 35
senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;
ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
1Şu kayıtsızca uzanmış taş, senin son tahtındır;
2bir gün yumuşak yatağından kalkıp başını ona vurursun!
Kayıtsızca uzanmış musalla taşı herkesin son tahtı olarak gösterilir. Bir gün yumuşak yataktan kalkıp başı bu sert taşa vurma karşıtlığı, hayatın rahatlığıyla kaçınılmaz sonu yüzleştirir.
- 36
elinden yok halâs imkânı, mâdâme'l-hayât uğraş...
o, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. muktedirsen aş! '
1Hayat boyunca uğraşsan da elinden kurtulma imkânı yok...
2O, yolundaki kesin engeldir; aşılmaz... Gücün yetiyorsa aş!
İnsan ömür boyu uğraşsa da ölümden kurtulamaz; musalla yolun kesin ve aşılamaz engelidir. ‘Gücün yetiyorsa aş’ meydan okuması, insan kudretinin bu sınır karşısındaki çaresizliğini açığa çıkarır.
- 37
musallâ: müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
musallâ: ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
1Musalla, yetimlerin gözyaşından donmuş bir dalgadır;
2musalla, dünyanın yas yerinden yükselen belirgin bir ahdır;
Musalla önce yetim gözyaşının donmuş dalgasına, sonra dünyanın yas yerinden yükselen belirgin aha dönüşür. İki imge taşı, tek cenazenin ötesinde birikmiş toplu acının katılaşmış biçimi yapar.
- 38
musallâ: dünyâda, ukbânın;
musallâ: ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın.
1musalla, ahiretin dünyadaki duyuru kürsüsüdür;
2musalla, bilgeliğin önünde duran bir ibret dersidir.
Taş, ahiretin dünyadaki duyuru kürsüsü ve bilgeliğin önünde duran ibret dersidir. Böylece cenazeyi bekleten yüzey, yaşayanlara ölüm ötesini bildiren ve davranışlarını sorgulatan bir öğretmen işlevi kazanır.
- 39
bu minberden iner en müdhiş hakîkatler,
bu yerden yükselir en hâlis kanâ'atler.
1Bu kürsüden insanlık âlemine en korkunç gerçekler iner,
2bu yerden ilahi âleme en saf inançlar yükselir.
Musalladan insanlık alanına en sarsıcı gerçekler inerken ilahi âleme en saf inançlar yükselir. Aşağı ve yukarı yönlü bu hareket, ölüm bilgisini dünyayla manevi kabul arasında bir geçit hâline getirir.
- 40
civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:
geçmişler, kalan üryan sefâletler!
1Yakınından karanlıkta sonsuz hayaletler geçer:
2Geçmiştekiler kefen omuzlu, kalanlar çıplak sefalet içindedir!
Karanlıkta taşın yanından geçen sonsuz hayaletler, musallanın kuşaklar boyunca ölümlere tanıklığını anlatır. Geçenler kefene bürünmüş, geride kalanlarsa bağlarından eksilmiş çıplak sefalet içindedir.
- 41
babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... belki bunlardan
muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el'ân
1Babam, kardeşlerim, evladım, annem... Belki bunların arasından,
2değerli bildiğim nice sevgili dostum hâlâ
Şair babasını, kardeşlerini, evladını ve annesini taşın geçmiş yolcuları arasında anar; ardından değerli dostlarını da ekler. Aile ve dost adları, soyut ölüm fikrini kendi kayıplarının yakın hafızasına çeker.
- 42
bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im'ân...
benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!
1bu taştan dünyaya son kez bakıyor sanırım...
2Ruhum bu heykelden sessiz bin feryat duyuyor!
Sevdiklerinin bu taştan dünyaya son kez baktığını düşünürken kendi ruhu musalladan sessiz bin feryat duyar. Son bakış ile işitilmeyen çığlık birleşir; taş ayrılanlarla yaşayanlar arasındaki son eşik olur.
- 43
devrilir, alt üst olur dünyâ;
bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
1Saltanat tahtları devrilir, dünya altüst olur;
2sağlam kuleler ve surlar birer birer yıkılır; bu taş ise hâlâ,
Saltanat tahtlarının devrilmesi ve dünyanın altüst olması, insan iktidarının kalıcı olmadığını gösterir. Sağlam kulelerle surlar yıkılırken musalla taşının kalması, ölüm yasasının devletlerden uzun ömürlü olduğunu anlatır.
- 44
zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;
bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.
1zamanın yıkıcı eli karşısında durup onunla alay eder;
2sanki bütün varlığa hükmeden bir yokluk simgesidir.
Taş, zamanın yıkıcı eliyle alay eder; çünkü zaman her şeyi aşındırsa da temsil ettiği ölüm gerçeğini ortadan kaldıramaz. Bütün varlığa hükmeden yokluk simgesi sözü, musallanın düşünsel doruğudur.
- 45
namaz kılındı; duâ bitti. kârban, yoluna
düzüldü girip birer koluna.
1Namaz kılındı, dua bitti. Kervan yoluna,
2ölüm tahtının birer koluna girerek dizildi.
Namaz ve dua tamamlanınca cenaze alayı yeniden düzene girer. Tabuta ‘ölüm tahtı’, alaya da ‘kervan’ denmesi, taşıma işlemini geçici dünyadan komşu yurda yapılan toplu bir yolculuk olarak sürdürür.
- 46
yarım sâat henüz olmuştu. yolcular durdu;
demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
1Henüz yarım saat olmuştu; yolcular durdu;
2demek ki ahiret yurdu dünyanın hemen komşusuymuş.
Yolcuların yalnız yarım saat sonra durması, şiirde büyütülen ahiret mesafesini şaşırtıcı biçimde kısaltır. Mezarın dünyaya komşu oluşu, ölümün uzak bir gelecek değil gündelik hayatın hemen yanı olduğunu söyler.
- 47
cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
sokuldu servilerin ortasında bir çukura,
1Cenaze omuzlardan yavaş yavaş indirildi, sonra,
2servilerin arasında açılmış bir çukura sokuldu.
Tabut omuzlardan ağır ağır indirilip serviler arasındaki çukura yerleştirilir. Servi mezarlık geleneğini çağırırken ‘sokulmak’ fiili, yolculuğun sonunda bedenin dar toprağa girişini fiziksel açıklıkla gösterir.
- 48
atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
kabardı toprağın altında bir an, bir ur!
1Üstüne birkaç kürek kemikli çamur atıldı;
2toprak bir an, altındaki bir ur gibi kabardı!
Kemikli çamurun kürekle atılması defin işlemini süslemeden, sert yüzeyiyle verir. Toprağın bir ur gibi kabarması, mezarı tabiatın sakin bir parçası değil yaşayanların gözüne batan hastalıklı bir şişlik yapar.
- 49
evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
dönün de arkadakinden sorun fecâ'atini·
1Evet, bir çıban; yatan onun dehşetini duymuyorsa,
2dönüp geride kalana sorun bu acının korkunçluğunu.
Şair ur benzetmesini ‘çıban’ diye keskinleştirir; mezardaki kişi artık dehşeti duymuyorsa ölçü geride kalandır. Acının hakiki tanığı ölü değil, dönüş yolunda eksiklikle yaşayacak yakınlardır.
- 50
sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
ilel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak! ...
1Şu toprak yığını sessizlik içinde uyurken,
2o küçücük ruh sonsuza dek çırpınıp duracak!..
Toprak yığını sessizce uyur görünürken küçük kızın ruhu dinmeyecek biçimde çırpınır. Final, mezarın dış sessizliğiyle yetimin iç hareketini karşılaştırır ve cenaze yolunu geride kalanın bitmeyen yasıyla kapatır.
Metnin kaynağı
Mehmet Âkif Ersoy kimliği sabit revizyon yazar alanı ve bağımsız kaynak denetimiyle bağlandı.
Atıf kanıtını aç ↗Türkçe Vikikaynak sabit oldid 141948; 50 birim/100 dize.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.Bir hata mı var? Bildirin
Sırada ne var?
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?Mehmet Âkif Ersoy · Destansı manzume→
Açılışta bütün mahalleyi tek bir ‘âmin’ sesi kaplar; cenaze daha görünmeden ortak dua işitilir. Kalabalığın imam çevresinde toplanması, ölümün özel bir evden çıkıp toplumsal bir uğurlamaya dönüştüğünü gösterir.