Yak harîm-i cânda gamzenle dil-i dîvâneye
Yakılma isteğiyle açılan ve sâkiden mürüvvet dilenerek biten bir gazel. Arada âhın dumanı zincire, sabah kadehi kutsal ruhların kıskandığı bir ışığa, tarak ise gönülleri büken bir alete dönüşür.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Yak -i cânda gamzenle dil-i dîvâneye
Bülbül ü şehbâzdır cem' oldular bir lâneye
1Can mahremiyetinde yan bakışınla deli gönlü yak;
2bülbülle doğan bir yuvada toplanmıştır.
- 2
Verdi sıklet ol kadar bâr-ı tahammül-sûz-ı derd
Tâb yok cismimde azm-i kûşe-i meyhâneye
1Derdin, tahammülü yakan yükü öyle bir ağırlık verdi ki
2bedenimde meyhane köşesine gitmeye takat kalmadı.
Derdin yükü öyle tarif edilir ki taşıma gücünü de yakar: "tahammül-sûz" tam olarak budur. Sonuç, klasik şiirin sığınağı olan meyhane köşesine ulaşamamaktır. Çare ile hasta arasına konan mesafe, derdi bir acı olmaktan çıkarıp bir hareketsizlik hâline dönüştürür.
- 3
Âh kim zülfün gamıyla halka halka -ı âh
Âteşîn zencîr-i sevdâdır dil-i dîvâneye
1Ah ki saçının gamıyla halka halka yükselen âh dumanı
2deli gönül için ateşten bir sevda zinciridir.
Üç halka üst üste biner: saçın buklesi, dumanın kıvrımı ve delilere vurulan zincir. "Halka halka" ikilemesi bu geçişi göz önünde yapar; duman yükseldikçe zincire benzer. Sevdanın ateşten olması bağı hem yakıcı hem çözülmez kılar.
- 4
Subh-dem kim şu'le-bâr-ı feyz ola câm-ı
Reşk eder meclis-i rindâneye
1Sabah vakti, sabah kadehi feyz ışığı saçtığında
2kutsal ruhlar rindlerin meclisini kıskanır.
"Sabûh" sabah içilen kadehin özel adıdır; beyit onu bir günah aracı değil bir feyz kaynağı sayar. Asıl iddia ikinci dizededir: melekler kıskanır. Rindin meclisi böylece semavî mertebelerin üstüne çıkarılır ve zahide karşı yürütülen eski tartışma tek cümleyle kapatılır.
- 5
Vermeyim zahmet diye şem'a olur pür-ıztırâb
Yak dem-i sûzişte ey dil gayret-i pervâneye
1Muma zahmet vermeyeyim diye kıvranıp durur;
2ey gönül, yanış anında kendini pervanenin gayretine yak.
Pervane burada alışılmadık bir incelik kazanır: kendini mumdan esirger, ateşe atlamayı kabalık sayar. Bu nezaket ıstırabını büyütür. Şair gönlüne aynı titizliği örnek gösterir; yanmak yetmez, yanarken karşı tarafı düşünmek gerekir. Kaynaktaki "Yak" fiilinin çekimi tartışmalıdır.
- 6
Pîç-tâb-engîz eder zülfün de gamdan dilleri
Dest urur -i hüsnün ne dem kim şâneye
1Saçın da gönülleri gamdan kıvrım kıvrım büker,
2güzelliğinin süsleyicisi tarağa ne zaman el atsa.
Neden ile sonuç dizeler arasında ters sırayla verilir: önce gönüllerin bükülüşü, sonra tarağın saça değmesi. Bu sıralama tarağı bir işkence aleti gibi gösterir. "Pîç-tâb" hem kıvrılma hem kıvranma demektir; kelime saçın biçimiyle âşığın hâlini tek gövdede birleştirir.
- 7
Kılma mahrûm-ı safâ-yı câm-ı lûtfun Ekrem'i
Yokmı ey sâkî mürüvvet hâtır-ı mestâneye
1Ekrem'i lütuf kadehinin safasından yoksun bırakma;
2ey sâki, sarhoş gönle bir mürüvvet yok mu?
Makta gazeli bir dilekçeye çevirir, mahlası isteğin nesnesi yapar: yoksun bırakılmaması istenen kişi şairin kendisidir. "Mürüvvet" burada acıma değil, insanlık gereği yapılan iyiliktir. Soru kipiyle bitmesi, sâkiyi cevap vermek zorunda bırakır ve şiiri açıkta keser.
Metnin kaynağı
Türkçe Vikikaynak'taki 142915 numaralı sürüm esas alındı. Gövdenin ilk satırı bir başlık yinelemesidir ve sayfanın kendi adıyla da uyuşmaz: sayfa "Dokuzuncu Gazel" iken satır "Kafiye-i Hâ/İkinci Gazel" yazar. Dize olmadığı için alınmadı; geriye on dört dize yani yedi beyit kaldı. Birinci ve üçüncü beyitler aynı kafiye kelimesini ("dil-i dîvâneye") tekrarlar, bu îtâ kaynakta böyledir, düzeltilmedi. Beşinci beytin ikinci dizesindeki "Yak" fiili dative ekli tamlamayla kurulduğu için okunuşu tartışmalıdır; kelimeye dokunulmadan en savunulabilir anlam verildi. Mahlas kaynakta "*Ekrem'i*" biçiminde yıldızlıdır; yıldızlar atıldı.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Gazel bir emirle başlar ve emir âşığın kendi aleyhinedir: yakılmayı isteyen odur. İkinci dize aynı yuvaya konmuş iki kuşu getirir; bülbül ötücü ve zayıf, şehbâz ise avcıdır. Gönül böylece hem av hem avcının barındığı imkânsız bir yer olarak tarif edilir.