Bakdıkca tâb-ı reng-i ruh-ı yâre âftâb
Yedi beytin yedisi de "âftâb" kelimesiyle biter ve güneş her beyitte başka bir role sokulur: hayrete düşmüş bir seyirci, iffetini yırtan bir âşık, pazarda kumaş açan bir satıcı, matem giymiş bir yaslı.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Bakdıkca tâb-ı reng-i ruh-ı yâre
Düşmüş sükûn-ı hayrete bî-çâre
1Yârin yanağındaki rengin parlaklığına baktıkça
2zavallı güneş, hayretin durgunluğuna düşmüş.
- 2
Zannetme -ı şu 'le olup -i aşk
Etmiş -ı ismeti sad pâre
1Bunları ışık iplikleri sanma: aşka dayanamayan güneş
2iffet peçesini yüz parçaya bölmüş.
Güneş ışınları önce ‘ışık iplikleri’ diye anılır, ardından iffetin yüz parçaya ayrılmış peçesi olarak açıklanır. Işık saçmak örtünün yırtılmasına, güneşin sabırsızlığına bağlanır; modern cümlede ‘bunlar’ın ışınlara gönderimi açık tutulur.
- 3
Ey mâh-ı işve cilvegehin olalı zemîn
Bir dagdır bu künbed-i devvâra
1Ey işve ayı, yeryüzü senin cilve yerin olalı
2güneş, bu dönen kubbe için bir yara izidir.
Sevgili aya benzetilince gök boşalır ve gökyüzünün elinde kalan tek şey güneştir. Beyit onu bir süs değil bir "dag", yani dağlama yarası sayar; parlak yuvarlak leke, kızgın demirin bıraktığı ize benzetilmiştir. "Künbed-i devvâr", dönen kubbe, feleğin alışılmış adıdır.
- 4
Her rûz dehre arz-ı kumâş-ı cemâl eder
Beñzer bakılsa şâhid-i bâzâra
1Her gün dünyaya güzellik kumaşını serer;
2bakılsa güneş, pazardaki dilbere benzer.
Güzelliğin her sabah yeniden gösterilmesi, tezgâhta açılan kumaş topuna benzetilir. Gazelin en gündelik görüntüsüdür ve güneşi küçültür: bedava dağıtılan değil, satılığa çıkarılmış bir güzellik. "Şâhid" hem güzel hem tanık demektir; pazar ikinci anlamı da çalıştırır.
- 5
Bir zerre tâb-ı ârızıñı görse bî-gümân
Abdâl-dil gibi gezer âvâre
1Yanağının parlaklığından bir zerre görse, şüphesiz
2güneş, gönlü abdal olmuş biri gibi avare gezer.
Ölçü oyunu beytin belkemiğidir: bir zerre ile bütün güneş karşılaştırılır ve zerre kazanır. Sonuç, gök cisminin yörüngesinden çıkıp derviş gibi başıboş dolaşmasıdır. "Abdâl" hem gezgin derviş hem aklını yitirmiş kişi demektir; iki anlam da güneşin düzenli dönüşünü bozar.
- 6
Sanma mâtem-i hicrinle kisvesin
Hem-reng eder felekte şeb-i târa
1Onu bulut sanma: güneş, ayrılığının matemiyle giysisini
2gökte kapkara geceyle aynı renge boyar.
İkinci kez bir "sanma" ile açılan beyit, tabiat olayını yine duyguya çevirir: bulut değil yas kıyafetidir. Matemin rengi olarak gece seçilir, böylece güneş kendi zıddına benzemeye çalışır. Gazelin mantığı burada en uca varır; ışık, karanlığı taklit ederek yasını ilan eder.
- 7
Dil tesliyet bulurdu bakıp hicr-i yârda
Ekrem olaydı kabil-i
1Yârin ayrılığında gönül ona bakıp teselli bulurdu,
2Ekrem, güneş gözle bakılabilir olsaydı.
Makta bütün benzetmeleri tek bir fizik gerçeğine çarpar: güneşe bakılamaz. Sevgilinin yerine konan şey, tam da bakılamadığı için teselli veremez; yokluğu dolduracak vekil de erişilmez çıkar. Şartın ikinci dizeye bırakılması umudu askıda tutar.
Metnin kaynağı
Türkçe Vikikaynak'taki 142830 numaralı sürüm esas alındı. Gövdenin ilk satırı "İbtidâ-yı Gazeliyyât" bölüm adıdır, dize sayılmadı; geriye on dört dize yani yedi beyit kaldı. İkinci beyitteki "şu 'le" yazımındaki kayık boşluk, aynı beyitteki şapkasız "nikab" ve "Beñzer", "ârızıñı", "dagdır" gibi yerlerdeki nazal ñ ile şapkasız g kaynağınkidir; düzeltilmedi. Mahlas kaynakta "* Ekrem *" biçiminde yıldızlıdır; yıldızlar atıldı.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Matla güneşi seyirci koltuğuna oturtur ve gazelin kurgusunu belirler: ışığın kaynağı sayılan şey, başka bir ışık karşısında donup kalır. "Sükûn-ı hayret" hareketsizliği bir duygu hâli sayar; sürekli dönen gök cismi için bu, yenilginin ta kendisidir.