Bu kühen meyhânede esbâb-ı işret kalmamış
Redifi "kalmamış" — duyulan geçmiş zamanla, yani şairin kendi görmediği bir tükenişin haberiyle. Boşalan meyhaneden başlayıp ateş azabının, korkunun ve nihayet şarabın tadını bilme kabiliyetinin ortadan kalkışına ulaşır.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Bu meyhânede esbâb-ı kalmamış
Yok şarâb u câm u âsâr-ı muhabbet kalmamış
1Bu eski meyhanede içki meclisinin araçları kalmamış;
2şarap yok, kadeh yok, muhabbetten iz kalmamış.
- 2
Ol günehkârâne kim görmüş azâb-ı aşkını
Rûz-ı mahşerde -ı nâra hâcet kalmamış
1Aşkının azabını görmüş olan o günahkârlara
2mahşer gününde ateş cezasına gerek kalmamış.
Aşkın azabı çekilmiş bir ceza olarak kabul edilir ve cehennemin işlevi boşa çıkar. "Ukab" ceza demektir; hukukî bir kelimenin mahşer sahnesine taşınması, beyti bir mahkeme hükmü gibi okutur. Cüretkâr iddiayı yumuşatan tek şey, redifin duyulan geçmiş kipidir.
- 3
Gark-ı envâr-ı etmiş tecellâ-yı ruhun
Âlem-i hâtırda târikî-i mihnet kalmamış
1Yanağının tecellisi her yeri sevinç nurlarına gark etmiş;
2hatıra âleminde mihnetin karanlığı kalmamış.
"Tecellâ" Tûr dağındaki görünmenin kelimesidir; sevgilinin yanağına bağlanınca yüz bir vahiy yerine geçer. Beyit ışık ile karanlığı karşı karşıya koyar ve olayın geçtiği yeri "âlem-i hâtır" diye adlandırır: zihin, kendi havası ve kendi gecesi olan ayrı bir dünyadır.
- 4
Eylemiş sad çâk cismim -ı derd ü gam
Zahm-ı tîg-ı gamze-i cânâna hâcet kalmamış
1Dert ve gam dikeni gövdemi yüz parça eylemiş;
2cananın gamze kılıcının yarasına gerek kalmamış.
İkinci beyitteki "hâcet kalmamış" burada aynen döner ve gazel kendi içinde kafiyelenir. Sevgilinin bakışı divan şiirinde keskin bir kılıçtır; gam onun işini önceden görmüştür. Böylece şikâyet, sevgiliyi zahmetten kurtaran bir mazeret kılığında sunulur.
- 5
Şerbet-i lâ'l-i lebin nûş-ı ye-'sidir
Hızr için âb-ı hayâta gayrı minnet kalmamış
1Dudağının lâl şerbeti, ümitsizlik zehrini içmektir;
2Hızır'ın artık âb-ı hayâta minnet etmesine gerek kalmamış.
Şerbet ile zehr-âbe aynı kaptadır: dudak hem hayat verir hem öldürür. İkinci dize bu suyu Hızır'ın ölümsüzlük çeşmesiyle yarıştırır ve tekelini kırar. Kaynak "ye'sidir" kelimesini "ye-'sidir" diye kayık bir tireyle basmıştır; dizgi olduğu gibi bırakıldı.
- 6
Bî-fütûr eyler temâşâ kadd-i cân-âşûbunu
Şûr-ı sâ'atten gönülde havf u haşyet kalmamış
1Can karıştıran boyunu hiç yılmadan seyreder;
2kıyamet saatinin gürültüsünden gönülde korku ve dehşet kalmamış.
Can karıştıran boyu yılmadan seyreden gönülde saatin gürültüsünden doğan korku kalmadığı söylenir. ‘Sâ‘at’, mahşer bağlamındaki kıyamet vaktidir; günümüz Türkçesi ve yorum iki kaynak dizesinin karşılaştırmasıyla sınırlıdır.
- 7
bir devrindeyiz dehrin ki Ekrem kimsede
Bâdenin keyfiyyetin idrâke himmet kalmamış
1Ey Ekrem, zamanın öyle tuhaf bir devrindeyiz ki kimsede
2şarabın niteliğini anlamaya himmet kalmamış.
Mahlasta kayıp yeniden tanımlanır: zamanın bu tuhaf devrinde kimsede şarabın niteliğini ve keyfini anlamaya gayret kalmamıştır. Eksiklik kadehten içene geçer; şairin dış yazıları bu hükme kanıt diye eklenmez.
Metnin kaynağı
Türkçe Vikikaynak'taki 142874 numaralı sürüm esas alındı. On beş satırın ilki kitabın bölüm başlığıdır ("İbtidâ-yı Gazeliyyât"), dize sayılmadı; geriye yedi beyit kalıyor. Yedinci dize ("Eylemiş sad çâk cismim hârhâr-ı derd ü gam") on üç hecedir, oysa gazelin kalıbı on beş ister; dize anlamca tam olduğu için olduğu gibi alındı, hiçbir kelime eklenmedi. Dokuzuncu dizedeki "ye-'sidir" yazımındaki kayık tire kaynağındır, düzeltilmedi. Mahlas kaynakta "* Ekrem *" biçiminde yıldızlıdır; yıldızlar atıldı.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Redif "-mış" ekiyle kurulduğu için gazelin tamamı bir başkasından duyulmuş gibi anlatılır; şair boşalmış meyhaneyi sonradan gören biridir. "Kühen" eski demektir ve divan şiirinde çoğu zaman dünyanın sıfatıdır; dolayısıyla tükenen yalnız bir mekân değil, bir çağdır.