Dökülmüş dâmen-i imkâna câm-ı ser-nigûnumdan
Kadehin devrilmesiyle açılan, kozmik ölçekte kurulmuş bir gazel: şafak, şairin şarabından dökülmüş bir yudumdur. Ardından çöl, zincir, Hârût ve melâmet ordusu gelir; şiir kendini âlemi yakmakla tehdit eden bir büyücü olarak resmeder.
Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.
- 1
Dökülmüş -i imkâna câm-ı ser-nigûnumdan
Şafak bir cür'adır mevc-i şarâb-ı lâle-gûnumdan
1Baş aşağı devrilmiş kadehimden imkân âleminin eteğine dökülmüş;
2şafak, lâle renkli şarabımın dalgasından bir yudumdur.
- 2
Kalırsa devre-i hicrân-ı zülfün üzre
Ser-â-pâ âh olub âteş yagar cism-i zebûnumdan
1Zülfünün hicran devri böyle uzayıp giderse,
2baştan ayağa âh olup güçsüz bedenimden ateş yağar.
“Devre” hem dönem hem yörünge demektir; ayrılık bir gök cisminin turu gibi sürüyor ve “imtidâd”, yani uzayıp gitme, ona astronomik bir sonsuzluk veriyor. Tehdit de ona göre kuruluyor: bedeni zayıflayan âşık yağmur değil ateş yağdıracak bir buluta dönüşüyor.
- 3
Nukuş-ı reng-i hüsnün zâ'il olmaz levh-i merdümden
Nice tûfân-ı hasret yagsa her lâhza uyûnumdan
1Güzelliğinin renkli nakışları göz bebeğinin levhasından silinmez,
2gözlerimden her an nice hasret tufanı yağsa da.
“Merdüm” hem insan hem göz bebeği demek; göz bebeği levhaya benzetilince sevgilinin sureti oraya kazınmış bir resim oluyor. Beytin gerilimi su ile boya arasında: tufan bile bu nakşı akıtamaz. Önceki beyitte ateş yağdıran göz burada su yağdırıyor.
- 4
Hoşâ sahrâ-yı bî-pâyân-ı vahşet kim bir olmuştur
Firâz u şîbi yekser savt-ı zencîr-i cünûnumdan
1Ne hoştur o ucu bucağı olmayan vahşet çölü ki
2cünun zincirimin sesinden inişi yokuşu tamamen bir olmuştur.
Mecnûn'un çölü sahneye giriyor ama manzarayı düzleştiren şey susuzluk değil, delinin zincir sesi. Ses bir arazi ölçüsü gibi çalışıyor: yankı her yeri aynı kıldığı için iniş ile yokuş ayırt edilemiyor. “Hoşâ” ünlemi bu tekdüzeliği bir rahatlık sayıyor.
- 5
Yeter mesned-güzîn-i evc-i eflâk oldugun zîrâ
Yanar bir gün bu âlem âteş-i âh-ı derûnumdan
1Feleklerin zirvesinde makam tutman yeter artık; zira
2bir gün bu âlem içimdeki âhın ateşinden yanar.
Beyit yukarıdakine, feleğe ya da yükseklerde oturan sevgiliye bir ihtar veriyor: makam sonsuza kadar korunmaz. Tehdidin dayanağı yine âh; klasik şiirde âhın kıvılcımı gökleri tutuşturur. “Yeter” ile başlayan buyruk, gazelin tonunu yakarıştan meydan okumaya çeviriyor.
- 6
Ben ol -ı âlem gamze-i şûh-ı dil-âşûbum
K 'olur hârût ser-gerdân-ı gam nakş-ı füsûnumdan
1Ben âlemin o hilekârı, gönül karıştıran şuh bakışıyım ki
2Hârût benim büyü nakşımdan gamla başı dönmüş hâle gelir.
Hârût, Bâbil'de insanlara sihir öğrettiği söylenen ve ceza olarak kuyuya asılan melektir; büyücülüğün ölçüsü sayılır. Şair kendi bakışını o ölçünün üstüne koyunca üstatlık iddiası doruğa çıkıyor: büyüyü öğretenin başını döndüren bir nakış.
- 7
Neberd-âmûz-ı ikbâlim o sahrâlarda kim Ekrem
Girîzândır saf-ı cünd-i melâmet baht-ı dûnumdan
1Ekrem, o çöllerde ikbale savaş öğreten benim;
2melâmet ordusunun safı bile alçak bahtımdan kaçar.
Kapanış askerî bir tabloya dayanıyor: talihe dövüşmeyi öğreten bir usta ve karşısında kaçan bir ordu. Melâmet, yani kınanmayı göze alma, tasavvufta bir yol adıdır; onu ordu sayıp bozguna uğratmak, kınanmakta bile rakip tanımadığını söylemektir.
Metnin kaynağı
Türkçe Vikikaynak'taki 142896 numaralı sürüm esas alındı; Nağme-i Seher'in Kafiye-i Nûn bölümünün üçüncü gazeli. Sayfa başındaki “İbtidâ-yı Gazeliyyât” bölüm başlığı metne alınmadı, mahlasın yıldızları atıldı. Bu, partinin en sağlam dizgisi: on dört dizenin on üçü hezecin on altı hecesini tam dolduruyor, yalnız altıncı beytin ikinci dizesi bir hece eksik. Aynı dizede “K 'olur” yazımında kesme işaretinden önce boşluk kaçmış (“ki olur”un kısalmış hâli); düzeltilmedi.
Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Baş aşağı dönen kadehten ‘imkân eteğine’ şarap dökülür; şafak bu lâle renkli şarap dalgasından yalnız bir yudum sayılır. Kozmik görüntü kadeh, etek ve yudum arasındaki ölçek küçültmesiyle kurulur; ‘imkân’a dış bir felsefe tanımı yüklenmez.