DDizegâhDijital şiir arşivi
Manzume · 19. yüzyıl

Tahassür

Uzun bir bahar sabahı tasviriyle açılır, on dokuzuncu dizede birden bir muhataba seslenir ve kalanını geçmiş zaman kipiyle sevgilinin portresine ayırır. Manzara böylece hatıranın çerçevesi, hasretin de sebebi olur.

Özgün dizeler ve günümüz Türkçesi karşılığı gösteriliyor.

  1. 1

    Bir sabâh-ı neşve-zâ-yı nev-bahâr

    Bir seher-gâh-ı safâ-yı nev-bahâr

    1İlkbaharın neşe doğuran bir sabahı

    2İlkbaharın gönül açan bir seher vakti

    Şiir cümleyle değil, iki isim tamlamasıyla açılıyor: yüklem yok, yalnız aynı vakti iki kez adlandıran öbekler var. “Nev-bahâr” iki dizenin sonunda tekrarlanıp redif işini görüyor; sabah ile seher-gâh arasındaki küçük fark, aynı ânın iki defa tadılması gibi duruyor.

  2. 2

    oldu dil-i gam-nâkime

    Zîb verdi dîde-i nem-nâkime

    1Gamla dolu gönlüme neşe bağışladı

    2Nemli gözüme bir güzellik kattı

    Baharın etkisi iki organa dağıtılıyor: gönül ve göz. “Gam-nâk” ile “nem-nâk” aynı Farsça ekle kurulmuş iki sıfat, kafiye de bu yüzden kederli gönülle ıslak gözü birbirinin devamı yapıyor. Bahar acıyı kaldırmıyor, üstüne bir süs ekliyor.

  3. 3

    Can-fezâdı i'tilâ-yı âfitâb

    Tal'ât-ı vicdân-rübâ-yı âfitâb

    1Güneşin yükselişi cana can katıyordu

    2Güneşin gönül çelen parlak yüzü de öyle

    Güneş iki yönüyle anılıyor: yükselişi ve yüzü. “Can-fezâ” can artıran, “vicdân-rübâ” gönlü kapan demek; biri hayat verirken öteki elden alıyor. Dize sonlarındaki “âfitâb” tekrarı iki mısraı aynı aynanın iki yüzü gibi bağlıyor.

  4. 4

    Kaplamıştı her yeri

    Asmân olmuştu gûyâ neşve-zâr

    1Sevinç bulutu her yeri kaplamıştı

    2Gökyüzü sanki bir neşe bahçesi olmuştu

    “Ebr-i mesâr” — sevinç bulutu — alışılmış hüzün bulutunu tersine çeviriyor: göğü kaplayan şey yağmur değil neşe. İkinci dize bunu bir mekâna dönüştürüyor, gök artık gezilecek bir bahçe. Kaynakta “Asmân” iki hece dizilmiş; kalıp üç heceli okunuşu ister.

  5. 5

    Arza inmiş gûyiyâ

    Ufka dolmuş gûyiyâ nûr-ı cinân

    1Sanki melekler yeryüzüne inmiş

    2Sanki cennetlerin nuru ufka dolmuş

    İki dize de “gûyiyâ” ile yürüyor: şair gördüğünü iddia etmiyor, benzetiyor. Hareket iki yönlü — melekler aşağı iniyor, cennet nuru ufka doluyor. Sabah böylece gökle yer arasındaki perdenin kalktığı an olarak kuruluyor.

  6. 6

    Kaldı pertevler içinde

    Levh-i âteş-nâke döndü âsmân

    1Doğu ufukları ışıklar içinde kaldı

    2Gökyüzü ateşli bir levhaya döndü

    “Hâverân” doğu ufuklarının çoğulu; ışık tek bir noktadan değil bütün bir yönden geliyor. İkinci dize göğü bir levhaya çeviriyor: seyredilen şey manzara değil, üzerine ateşle yazılmış bir yazı. Bu dizede de “âsmân” kalıba göre üç hece okunmalı.

  7. 7

    Dinliyorken âlemin âhengini

    Seyre daldım kâinatın rengini

    1Âlemin âhengini dinlerken

    2Kâinatın rengini seyre daldım

    Beyit iki duyuyu sıraya koyuyor: önce kulak, sonra göz. “Âheng” ile “reng” kafiyeyi kurarken sesle rengi de eşitliyor. “Seyre daldım” ifadesi şairi manzaranın dışından içine alıyor; bundan sonra şiir tasvirden hatıraya geçmeye hazırlanıyor.

  8. 8

    Serteser âlem tezeyyün eylemiş

    Kudret-i Mevlâ tebeyyün eylemiş

    1Baştan başa âlem süslenmiş

    2Mevlâ'nın kudreti apaçık görünmüş

    İki dize aynı kalıba dökülmüş iki fiille kapanıyor: “tezeyyün” süslenmek, “tebeyyün” açığa çıkmak. Süs görünen yüzü, beyân o yüzün arkasındakini anlatıyor; beyit böylece manzaradan delile geçiyor. Kafiye burada anlamı taşıyan asıl işi yapıyor.

  9. 9

    Hâl-i istiğrâka dalmışken cinân

    Oldu hayrân-ı temâşâ-yı cihân

    1Cennetler kendinden geçme hâline dalmışken

    2Dünyayı seyretmeye hayran oldu

    Alışılmış yön tersine çevriliyor: seyreden cennet, seyredilen dünya oluyor. “İstiğrâk” tasavvufta kendinden geçmeyi anlatır; cennetin bile bu hâle düşmesi, baharın değerini övgüyle değil bir yer değiştirmeyle ölçüyor.

  10. 10

    Böyle bir subh-ı safâda sevdiğim!

    Böyle vakt-i cân-fezâda sevdiğim

    1Böyle bir gönül açıcı sabahta, sevdiğim!

    2Böyle can veren bir vakitte, sevdiğim

    Şiirin kırılma yeri burası: on sekiz dize boyunca tabiata bakan göz ilk kez birine sesleniyor. “Sevdiğim” iki dizenin sonunda tekrarlanıp redife dönüşüyor ve bütün manzarayı bir muhatabın yokluğuna çeviriyor — başlıktaki tahassür buradan doğuyor.

  11. 11

    Mâzîyi ben bir tahattur eyledim.

    Bir de bu hâli tefekkür eyledim

    1Geçmişi bir hatırladım

    2Bir de şimdiki hâli düşündüm

    İki fiil iki zamanı bölüyor: “tahattur” geçmişe, “tefekkür” içinde bulunulan âna bakıyor. Hatırlamakla düşünmek arasındaki bu ayrım şiirin kalanını da kuruyor; bundan sonrası hep “-erdin” ekiyle, alışkanlık kipiyle anlatılacak.

  12. 12

    Nazlı nazlı göz süzerdin sâhire

    Şi'rler ilhâm ederdin şâire

    1Büyücüye nazlı nazlı göz süzerdin

    2Şaire şiirler ilham ederdin

    Kafiye iki kelimeyi karşı karşıya getiriyor: sâhir ile şâir, büyücüyle şair. Sevgilinin bakışı birinci dizede sihrin, ikincisinde şiirin ustasına yöneliyor; ikisi de sanatının kaynağını onda buluyor. “Sâhire”nin yönelme hâli okunuşu kesin değil, ama beytin bu eşleştirmesi anlamı taşıyor.

  13. 13

    Andırırdı gözlerin hâverleri

    Söndürürdü kevkeb-i enverleri

    1Gözlerin doğu şafaklarını andırırdı

    2En parlak yıldızları söndürürdü

    Beyit iki yıldız mazmununu aynı bakışta topluyor: göz hem şafak gibi doğuyor hem en parlak yıldızları söndürüyor. “Andırırdı” bir benzetme, “söndürürdü” bir üstünlük iddiasıdır; ikinci dize birincinin ölçüsünü kırıp övgüyü rekabete çeviriyor.

  14. 14

    Arzederdin gâh rûy-ı ibtisâm

    Atfederdin geh nigâh-ı intikam

    1Bazen gülümseyen bir yüz gösterirdin

    2Bazen de intikam dolu bir bakış çevirirdin

    “Gâh… geh…” kalıbı sevgiliyi iki uçlu bir varlık yapıyor: gülen yüzle intikam bakışı aynı kişide nöbetleşiyor. “Arzetmek” göstermek, “atfetmek” çevirmek demek; birincisi sunuş, ikincisi hamledir. Naz ile cefâ çifti divan şiirinden buraya böyle taşınıyor.

  15. 15

    Dense lâyık levh-i hâver rûyuna

    Mihr-i enver zülf-i anber-bûyuna

    1Yüzüne “şafak levhası” dense yakışır

    2Amber kokulu saçına da “parlak güneş” dense

    Beyit iki adlandırma teklif ediyor: yüz için şafak levhası, saç için parlak güneş. İkincisi paradoks — kara saça güneş demek — ama Servet-i Fünûn tasvirinde koku ve ışık böyle yer değiştirir: “anber-bûy” saçı kokuyla, “enver” aynı saçı ışıkla ölçüyor.

  16. 16

    Sırma zülfün saçılırdı dûşuna

    ederdim nâzenîn âgûşuna

    1Sırma saçın omzuna saçılırdı

    2O nazlı kucağa gıpta ederdim

    Kıskançlık bir insana değil, saçın değdiği yere yöneliyor: şair sevgiliyi saran kucağa haset ediyor. “Reşk” divan şiirinin rakip karşısındaki duygusudur, ama burada rakip yok — beyit kıskançlığı nesnesiz bırakarak hasreti daha da yalnızlaştırıyor.

  17. 17

    Gâh geşt-i gülsitân eyler idin

    Aşıkane şarkılar söyler idin

    1Bazen gül bahçesinde gezinirdin

    2Aşk dolu şarkılar söylerdin

    Beyit hatırayı bir sahneye yerleştiriyor: gül bahçesinde gezinme ve şarkı. “Geşt” gezinti demek; hareketle ses birleşince hatıra durağan bir resim olmaktan çıkıyor. “-er idin” kalıbı bu sahneyi bir kez olmuş şey değil, tekrarlanan bir âdet gibi gösteriyor.

  18. 18

    Sînene ziynet verirdi bir çiçek

    Fer verirdi zühreye sînen melek!

    1Göğsüne bir çiçek süs olurdu

    2Göğsün Zühre yıldızına parlaklık verirdi, ey melek!

    İki dize aynı işi paylaşıp yönünü ters çeviriyor: önce çiçek göğsü süslüyor, sonra göğüs Zühre yıldızına parlaklık veriyor. Süsleyenle süslenen yer değiştiriyor. Sondaki “melek” bir seslenme; sevgili böylece yıldızdan da yukarı alınıyor.

  19. 19

    Gül saçarken reng-i revnak-bârını

    Neşrederdi sîne-gâh envârını

    1Gül, parlaklık saçan rengini savururken

    2Göğsün de nurlarını yayardı

    Beyit gülle sineyi yarıştırıyor: biri renk saçıyor, öteki nur yayıyor. “Revnak-bâr” parlaklık saçan, “envâr” nurlar demek; iki dize de saçma fiili üzerine kurulduğu için karşılaştırma söylenmeden anlaşılıyor. Kazananı beyit açıkça bildirmiyor.

  20. 20

    Cân verirdim istimâ'-ı güftüne

    Cân dayanmaz kudsiyâne reftine

    1Sözünü dinlemek için can verirdim

    2O kutsal yürüyüşüne can dayanmaz

    Kapanış aynı kelimeyi iki kez, iki ayrı zamanda kullanıyor: birinci dizede “cân verirdim” geçmişin gönüllü fedası, ikincisinde “cân dayanmaz” şimdinin dayanamayışıdır. Sözü dinlemekle yürüyüşü görmek arasındaki fark, hatırayla hasret arasındaki farkı veriyor.

Kavram sözlüğü (8) ↓
Kaynak

Metnin kaynağı

Tâmât'ın Türkçe Vikikaynak'taki 142961 numaralı sürümü esas alındı; imlâsına dokunulmadı. Metnin başındaki “Tahassür” başlığı ve sonundaki matbu süsleme metne alınmadı; kaynakta tarih, imza ya da ithaf satırı yok. Sekizinci ve on ikinci dizelerdeki “Asmân/âsmân” yazımı iki hece görünüyor, kalıp üç heceli “âsumân” okunuşunu ister — dizelere hece eklenmedi. Yirmi üçüncü dizedeki “sâhire” kelimesinin yönelme hâli mi seslenme mi olduğu kesin değil; günümüz Türkçesi kafiyedeki şâir–sâhir eşleşmesine göre verildi. “Mâzîyi ben bir tahattur eyledim.” dizesinin sonundaki nokta kaynağın dizgisidir.

Kaynak sayfasını aç ↗Günümüz Türkçesi ve yorumlar Dizegâh editoryası tarafından hazırlanmıştır.
Bir hata mı var? Bildirin

Yanlış bir dize, hatalı bir çeviri ya da eksik bir kaynak gördüyseniz yazın. Metni doğrulayıp düzeltiyoruz.

Okumaya devam edin

Sırada ne var?

Sonraki şiirNâzire-i Gazel-i Şeyh Vasfî
Meykeşler eder sâgar-ı sahbâya perestiş
Cenab Şahabeddin · Gazel / nazire

Kavram sözlüğü

8 kavram bulundu.

neşve-bahş

Neşe veren, sevinç bağışlayan

nem-nâk

Nemli, yaşlı

ebr-i mesâr

Sevinç bulutu

lâhûtiyân

İlâhî âlemin sakinleri, melekler

hâverân

Doğular, şafak ufukları

istiğrâk

Kendinden geçme, dalıp gitme

reşk

Gıpta, kıskançlık

reft

Gidiş, yürüyüş