Yara şiirleri
23 şiir · 13 şair
Divan şiirinde yara görünmezdir, bu yüzden gösterilmesi gerekir. Nef'î'nin “Yoklamazsın hîç var mı dilde dâğın yâresin” dizesiyle açılıp aynı dizeyle kapanan gazeli baştan sona bir yoklanma talebidir: âşık acısını anlatmakla yetinmez, sevgiliden onu denetlemesini ister. Yara burada duygunun değil, âşıklığın belgesidir — kimse bakmazsa hükmü yoktur.
Tanzimat'ta aynı yara ışık kaynağına dönüşür. Recaizade Mahmut Ekrem'in “Şevk-aver olunca dile nezzârelerin hep” gazelinde göğüsteki dağlar sırayla açılan gonca, ışık akıtan fıskiye ve güneşe naz eden elmas tozu olur. Süsleme o kadar ileri gider ki “Dest-i dûdundaki ey âh ciger pâre midir” gazelinde şair gönlündeki kızıllığın lâle mi yara mı olduğunu ayırt edemez; “Her müjen bir tîr-i dil-dûz u kemândır kaşlarıñ” gazelinde de yarayı açan silâhlar beyit beyit ağırlaşır. Yaralayan şey övgünün konusudur, yara ise süsün.
Kul Himmet'in iki koşmasında yara mecaz olmaktan çıkar. “Kahpe felek sana nettim neyledim” bir tekke şairinin kalem oynattığı en dünyevî metinlerden biridir: kan tenden akar, biri iyileşmeden öteki açılır ve şiirde bir cerrah vardır — yara sarılacak bir şeydir. “Ağlar da gezerim dağlar başında” ise beş dörtlük boyunca tek bir teşhisi tekrarlar; sebep değişmediği için nakarat da değişmez.
Ahmet Hâşim'de yara bedeni bütünüyle terk eder. “Bir vurulmuş ilâhı andırıyor” dizesiyle açılan şiirde batan ay, yarasını suda dindiren bir tanrıdır; gökten inen oklar ve suya akan kızıllık acıyı bir kişinin değil bütün bir gecenin hâli yapar. Bu sayfadaki şiirler yaranın sırayla nasıl kanıt, süs, tedavi konusu ve manzara olduğunu izliyor.
23 şiir



